GEÇMİŞ ZAMANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ Ana Sayfa | Profilim | Arşiv | Arkadaşlarım
Bilinmesi Gerekenler

TESİRLİ SÖZLER - 1 10/3/2009

 1- "Affetmek, zaferin zekâtıdır."

Hz. Muhammed

2- "İman, aklın çalışmasının ürünüdür."

Ahmed Hulûsi

3- Yu;3/3 İsa ona şu karşılığı verdi ''Sana doğrusunu söyleyeyim,Bir kimse yeniden doğmadıkça Allâh'ın melekûtunu göremez.
Yu;3/5 İsa şöyle yanıt verdi''Sana doğrusunu söyleyeyim,Bir kimse sudan ve ruhtan doğmadıkça Allâh'ın melekûtuna giremez.

Hz. İsa

4- "Sevgin nefrete dönüşmesin, sana ancak yük olur."

A.F.Y

5- "Besmele çektikten sonra, Fatihayı hiç ara vermeden tek nefeste okumaya gayret et."

Muhiddin Arabi

6- "Vücudun, ilmi ilahide, ilimden ibaret olduğunu müşahade, vahdet-i şuhud’dur."

Ahmed Hulûsi

7- "Musibetin sevabına talip olmaklığın, musibeti çekmekte iken de varsa, zahidsin."

Hz.Muhammed

8- "Yaşam kabullenmektir."

A.F.Y

9- "Mollanın namazında Hakk’ın ne Celali vardır, ne de Cemali. Mollanın ezanı bize seher vaktini bile bildirmez."

Muhammed İkbal

10- "Marifetin zekâtı, marifeti oluşturmaktır."

A.F.Y

11- "Acı, akıllı adamların hocasıdır."

Byron

12- "Bela insanın diline bağlıdır. Bir kimse bir şeyi ‘yapmam’ dedi mi, şeytan her işini bırakıp onu yaptırana kadar uğraşır."

Hz.Muhammed

13- "Algılanan varlığın, Hakkın vücudu olduğunu müşahade, vahdet-i vücud’dur."

Ahmed Hulûsi

14- "Her evin kapısı vardır. Kabirin ki ayak tarafındandır."

Hz.Muhammed

15- "Ahmak konumuna düşmemek için yorum yapmayın."

A.F.Y

16- "Tasavvuf, Allah ile olan muamelenin saflığıdır. Bunun aslı da dünyadan yüz çevirmedir."

Cüneyd-i Bağdadi

17- "Kadın insansı ile insan arasında köprüdür."

A.F.Y

18- "Zehirle pişmiş aşı, kim yemeye gelir."

Yunus Emre

19- "İman iki eşit parçadır. Yarısı sabır,yarısı şükürdür."

Hz.Muhammed

20- "İlim yapmak, amelden hayırlıdır. Dinin kıvamı da verağdadır (arkada). Alim ilmi az da olsa, ilmi ile amel edendir."

Hz. Muhammed

21- "Yöneldiğin mahallin her boyutta senin perdelerini kaldırabilecek vasıfta olması gerekir."

A.F.Y

22- "Mümin yumuşaktır. O kadar ki onu yumuşaklığından dolayı ahmak zannedersin."

Hz. Muhammed

23- "Sadece insanın günahları affedebilme gücü vardır."

A.F.Y

24- "Pırıl pırıl gökkuşağını görmek için önce yağmuru yaşamak gerekir."

Fransız Atasözü

25- "Sevgi insansıda bedenselliği, insanda kemalâtı oluşturur."

A.F.Y

26- "Adaletsizlik eden, adaletsizliğe uğrayandan daha mutsuzdur."

Demokritos

27- "İsimlerin batıni manasını bilmek, zahirini yaşama anlamına gelmez."

A.F.Y

28- "Yeterli insan sükut eder, yetersiz olan ispata çalışır."

A.F.Y

29- "Zekanın peşinde koşmayın aptallığı yakalarsınız."

Montesquieu

30- "Mümin her ahlak üzere ahlaklanır. Fakat onda yalanla ihanet bulunmaz."

Hz. Muhammed

31- "İspat, izafi varlığın bir göstergesidir."

A.F.Y

32- "Tasavvuf, Hakk’ın, seni senden öldürmesi ve seni kendisiyle diriltmesidir.

Cüneyd-i Bağdadi

33- "Tartışma, algılamaya mani olan beşeri bir duygudur."

A.F.Y

34- "Bir kimseyi inada kapılmış çekişmeci ve kendi görüşünü beğenmiş görürsen bil ki, onun ziyanı tamamdır."

Hz. Muhammed

35- "Cennetin ahmakla dolu oluşu, vehmin nur boyutunda kalkmadığının delilidir."

A.F.Y

36- "Yolları ayrı olanlar, birbirine danışmazlar."

Conficius

37- "Huşu namaza, haşyet ilme aittir."

A.F.Y38- "Hiçbir yiğidin kaza ve kader okuna karşı kalkanı yoktur."

Hafız

39- "Kişiye, kendisine parmakla işaret edilmesi, şer cihetinden kafidir."

Hz.Muhammed

40- "Allah’ın dışında kimseye borç verme."

A.F.Y

41- "İnsanlara akılları ölçüsünde söz söyleyiniz."

Hz. Muhammed

42- "Vehimle kazanan, vehimle kaybeder."

A.F.Y

43- "Kadınlar, sevmedikleri adama hiç acımazlar."

Alexandre Dumas Fils

44- "Seni sigaya çeken bir molla kasım gelir."

Yunus Emre

45- "Vicdan sahibi kısık seslidir."

A.F.Y

46- "Tasavvuf, bila-alaka (hiçbir bağ olmadan) tamamiyle Allah ile olmandır."

Cüneyd-i Bağdadi

47- "Kullanmayı düşünen, kullanılacağını unutmasın."

A.F.Y

48- "Nereye gittiğini bilen kişiye yol vermek için dünya bir yana çekilir."

David Starr Jordan

49- "Tepe tepe kullanan, ancak beşeri seyirde olandır."

A.F.Y

50- "Ey birader, sen ancak bir düşünceden ve fikirden ibaretsin. Üst tarafın kemik ve A’sab sinir ve adalât (kas) ve elyaftan (insan ve hayvanda adaleleri meydana getiren ince lifler) ibarettir."

Mevlâna

51- "Yokluk, varlığın aynasıdır."

A.F.Y

52- "Nazar ve nefes az kaldı kaderi geçecekti. Nefes ve nazardan Allah’a sığının."

Hz.Muhammed

53- "Kim olduğun öyle bir haykırıyor ki; ne dediğini duyamıyorum."

Ralph Waldo Emerson

54- "Sakın kendisine verdiğin kıymeti sana vermeyenle arkadaş olma."

Hz. Muhammed

55- "Öğüt olarak ölüm yeter. Gam çekmeye kabir yeter."

Hızır

56- "Alim, ilim ve amelin yeri cennettedir. Alim, ilmi ile amel etmezse, ilim ve amel cennette, alim ise cehennemde olur."

Hz. Muhammed

57- "Ulema, Allah’ın kulları üzerinde peygamberlerin eminleridir. Siz onlardan çekinin ve onlara taarruz etmeyin. Onlar hükümet erkanı ile ihtilal etmedikçe ve dünyaya karışmadıkça."

Hz.Muhammed

58- "Teşbih yönü olmayan tevhid görüşü, tanrısallığa uzanan bir yoldur."

A.F.Y

59- "Ben, İnsanoğlunun geride bıraktığı devirler içinden çağlar boyu seçile seçile geldim ve içinde bulunduğum çağda ortaya çıkarıldım."

Hz.Muhammed

60- "Bir kavme su dağıtan,onların hepsinden sonra su içeçektir.

Hz.Muhammed

61- "Çileyi bilerek çekmek daha faziletlidir. İbadeti bilerek yapma da...."

A.F.Y

62- "Allah bazen dilediği halde emretmiş, bazende emrettiği halde dilememiştir. İblis'e, Adem'e secde etmesini emrettiği halde, secdenin yapılmasını irade etmemişti. Eğer İblis'in secde etmesini isteseydi, İblis secde ederdi. Adem'in malum ağaçtan yemesini yasaklamıştı ama iradesi ağaçtan yemesi yönünde idi. Eğer ağaçtan yenilmesini istemeseydi Adem yemeyecekti."

Caferi Sadık

63- "Oyun bitince, şah da piyon da aynı kutuya konur"

İtalyan Atasözü

64- "Kur’an yedi nuans üzere indirildi. Onun hiçbir harfi yoktur ki, bir hiç zahir, bir de batın mana taşınmasın. Ebu Talip’in oğlu Ali’de bu zahir ve batına ait ilim mevcuttur."

Hz. Muhammed

65- "Bir insanda görülen ameller ve takvadan başka, bir de onun cevher gibi güzel olan gizli amel ve takvası vardır. Bakış gücü olmayanların nazarları, görünen amellerdir. Halbuki biz onlara bakmıyoruz. Biz insanın içine, içindeki sırra bakıyoruz..."

Şeyh Hariri

66- "Ameller niyetlere göre değer kazanır."

Hz. Muhammed

67- "Her kişinin iki resülü vardır. Biri zahir, diğeri batın. Zahir dildir, Batın gönüldür. Dil Muhammed’e, gönül Cebrail’e benzer."

Hacı Bektaş Veli

68- "Bilginler, Nebilerin varisleridir."

Hz. Muhammed

69- "İnsanların en hayırlıları, ahmak, aptal diye adlandırılmadıkça kıyamet kopmaz."

Hz. Muhammed

70- "Kıyamet günü herkes birbirinden davacı olur. Hatta tokuşan koyunlar bile.."

Hz. Muhammed

71- "Öğrenmek, zaten bildiğini fark etmektir. Yapmak, onu bildiğini göstermektir."

Richard Bach

72- "Kabe-i Şerif yıkılarak taşları denize atıldığı vakit, işte o zamanda korkunç alametler olur."

Hz. Muhammed

73- "Vecdin ilimde erimesi, ilmin vecd içinde kaybolmasından yeğdir."

Cüneyd-i Bağdadi

74- "Afetleri en iyi bilen, afetlere düçar olandır."

Cüneyd-i Bağdadi

75- "Şu göğsümde saklı duran birçok ilim var. Ah! Onları taşıtacak erler bulabilsem."

Hz. Ali

76- "İstesem sırf fatiha suresinin tefsiriyle yetmiş beygiri yüklerim."

Hz. Ali

77- "Ne sazdan, ne sözden, ne evladdan, ne de güzel yüzden zevk aldım, Sazı severim, aşkımı söylerse; sözü severim, yine onu söylerse, manayı söylemeyen güzeli ne yapayım?. Su içmek isteyen bir kimse için boş kadeh ne işe yarar?. Fakat kadeh temiz, berrak ve latif olursa elbette suyun zevkini arttırır."

Kenan Rifai

78- "Senin Allah’a erişmen mümkün değildir. Zira daha beşer makamı dahi senin için örtülüdür." (Molla için söylenen söz)

Muhammed İkbal

79- "Sen insana ulaşmadan Allah’ı nasıl arıyorsun?."

Muhammed İkbal

80- "Allahım! İnsanlar seni verdiğin nimetler yüzünden severler; bense seni verdiğin belalar yüzünden severim."

Hallac-ı Mansur

81- "Deniz, kendi dalgasından daha eski değildir."

Hızır (a.s)

82- "Ben ve Hallac aynı şey idik. Ne var ki o sır’rı açığa vurdu ben sakladım."

Şibli

83- "Nokta, tüm çizgilerin esasıdır."

Hallac-ı Mansur

84- "İyi bilin ki vallahi ey Medine ahalisi! Sizler, muhakkak kıyamet gününden 40 gün kadar önce burasını terk edeceksiniz."

Hz. Muhammed

85- "Muhakkak ki kulak, göz, kalp, bunların her biri kendi fiillerinden mesul tutulacaklardır."

Hz. Muhammed

86- "Rüyalar ,gecelerin akvaryumudur."

Victor Hugo

87- "Kıyamet ile ben işte şu iki parmak gibi yakın olarak ba’s olundum."

Hz.Muhammed

88- "Beşeriyet tanrısallığa uzanan bir yoldur. İbadetinin ne olduğunu söylemeye gerek var mı?."

A.F.Y

89- "Kim bir kardeşini, bir günah sebebi ile ayıplarsa, o günahı işlemedikçe o kimse ölmez."

Hz.Muhammed

90- "Bir iş yapmak istediğin zaman, Allah sana o işten kurtuluş gösterinceye kadar, yahut Allah sana bir çıkış kapısı yaratıncaya kadar yavaş ve temkinli davran."

Hz.Muhammed

91- "Dünyada en iyi kadın, anasından doğmayandır."

Firdevsi

92- "Cehennem kızarıncaya kadar 1000 yıl yakıldı. Sonra beyazlaşıncaya kadar yine 1000 yıl yakıldı. Sonra kararıncaya kadar 1000 yıl daha yakıldı. Şimdi o, zifiri karanlık gece gibi, kapkaranlıktır."

Hz. Muhammed

93- "Dikkat edin, sizden biri kardeşinin verdiği hediyeyi reddetmesin. Eğer bir şey de bulursa, ona mukabelede bulunsun. Nefsin yed-i kudretinde olana yemin ederim ki, bana bir (koyun) kolunun ucu hediye edilse kabul ederim. Ve eğer bir kol için davet edilsem ona icabet ederim."

Hz. Muhammed

94- "Melaike, çanı olan kervana arkadaş olmaz."

Hz. Muhammed

95- "Allah! Size haram ettiği şeyde şifa halketmedi"

Hz. Muhammed

96- "Adem’in Allah indinde bir mevkii vardır ki, ona ibadetle erişilmez. O mevkiye erişinceye kadar, Allah ona hoşuna gitmeyen şeyleri verir."

Hz. Muhammed

97- "İyilik yap ehli olana da, olmayana da, ehline isabet ederse yerini bulur. Etmez ise ehli sen olursun."

Hz. Muhammed

98- "Zamanı gelmiş bir fikrin karşısına dikilme gücüne hiçbir ordu sahip değildir."

V.Hugo

99- "Cenabı Hakk’ın kaza ve kaderinden sonra, ümmetinin ekserisinin ölümleri gözdendir."

Hz. Muhammed

100- "Yüzünü güneşe çeviren insan gölge görmez."

Helen Keller

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

0 Yorum | Yorum Yaz | Bağlantı

İşte Türkiye'nin Etnik Haritası22/1/2009
 

İşte Türkiye'nin Etnik Haritası

 

Dünya genelinde etnik köken, dil ve din araştırmaları yapan Amerikan merkezli USCWM, Türkiye'deki bütün etnik kimlikleri ve bunların sayılarını verdi...

 

Dünya genelinde etnik köken, dil ve din araştırmaları yapan Amerikan merkezli United States Center for World Mission (USCWM) adlı vakfın Aralık 2008 verilerine göre, Türkiye nüfusunun yüzde 20.8'ini Kürt kökenliler oluşturuyor.

Araştırmaya göre, Türkiye'de 52.8 milyon Türk yaşarken, Zazalar ile birlikte toplam Kürt sayısı 15.4 milyon.

Türkiye'de yaşayan Kürt kökenlilerin sayısı ve diğer etnik grupların nüfusa oranı hakkındaki tartışmalar devam ederken, bir araştırma da dünya genelinde etnik köken, dil ve din araştırmaları yapan Amerikan merkezli USCWM isimli vakıftan geldi. Vakfın Aralık 2008 verilerine dayandırdığı araştırmasında, Türkiye'nin nüfusunun 74 milyon 398 bin 700 olduğu kaydedildi. Araştırmada, nüfusun yüzde 71'ini oluşturan 52 milyon 826 bin kişinin Türk olduğu ifade edilirken, Zazalar ile birlikte Kürtlerin sayısının 15 milyon 426 bin olduğu belirtildi. Araştırmada Türkiye'de 1 milyon 313 bin Zaza'nın yaşadığı, Kürtlerin 5 milyon 902 bininin ise Türkçe konuştuğu kaydedildi.

Türkiye'de 1.8 milyon Arap, 910 bin Çerkez, 620 bin Fars, 540 bin Azeri yaşadığının belirlendiği araştırmada, Türkiye'de 76 bin Ermeni, 28 bin Süryani, 14 bin Rum ve 13 bin Musevi bulunduğu vurgulandı.

Türkiye'nin nüfusunun etnik köken dağılımı şöyle:

- Türkler 52 milyon 826 bin
- Kürtler 15 milyon 426 bin
- Araplar 1 milyon 839 bin
- Çerkezler 910 bin
- Farslar 620 bin
- Azeriler 542 bin
- Gagavuzlar 410 bin
- Pomaklar 331 bin
- Bulgarlar 328 bin
- Lazlar 151 bin
- Gürcüler 150 bin
- Tatarlar 126 bin

- Boşnaklar 101 bin
- Ermeniler 76 bin
- Karakalpaklar 74 bin
- Arnavutlar 66 bin
- Romanlar 66 bin
- Abhazlar 43 bin
- Osetler 37 bin
- Süryaniler 28 bin
- Rumlar 14 bin
- Museviler 13 bin
- Keldaniler 300

 raazansaman

0 Yorum | Yorum Yaz | Bağlantı

BAŞARILI OLMANIN KURALLARI23/11/2008

  BAŞARILI OLMANIN KURALLARI

* Bundan yaklaşık 20 yıl önceki Bilim ve Teknik dergisinde yayınlanmış olan ve çogunlukla genç lere seslenen bu yazıyı, arşivimden çıkarıp sizlerle paylaşmak istedim. Yazmak epey zamanımı aldı bu sıcaklarda ama olsun umarım hoşunuza gider.


1- Çalışmak için uygun gün ve saat bekleme. Bil ki , hergün ve her saat çalışmanın en uygun zamanıdır.

2- Çalışmak için uygun yer ve köşe arama, bil ki her yer ve her köşe çalışmanın en uygun yeridir.

3-Bir günde ve bir zamanda yapman lazım gelen bir işi ertesi güne bırakma. Zira hergünün derdi gibi,işi de kendine yeter.

4-Bir zamanda yanlız tek bir iş yap, yanlız bir ders, bir kitap, hatta bir fasıl üzerinde çalış, ta ki, dikkatin ve kuvvetin yayılıp zayıflamasın. Bir zamanda birden fazla iş yapayım diyen,hiç birini tam ve temiz yapamaz. Dünyaca tanınmış olan büyük islam düşünürü "imam gazali"ye "ihya-i ulum"adlı büyük eserini nasıl bir çalışma ile meydana getirdigini sormuşlar. O da şöyle yanıtlamış;"Bir zamanda yanlız bir fasıl,bir bahis,bir konu üzerinde çalıştım." demiş.

5-Başladıgın bir işi yapıp bitirmeden başka bir işe başlama.Yarıda kalan iş ,başlanmamış demektir.

6-Bir günün işini bitirdikten sonra ertesi gün ne iş yapacagına karar ver. Yahut, çalışmaya başlamadan evvel, hangi iş üzerinde çalışacagını düşünüp kararlaştır ve çalışmaya bu kararla otur.

7-Bir işe başlamadan, bir dersi ögrenmeye, bir kitabı okumaya oturmadan önce düşün ve çalışman için gerekli olan şeyleri yanında ve elinin altında bulundur, ta ki ikide bir kalem, kagıt aramaya kalkıp da dikkatin dagılmasın.

8-Bir işe başlamadan önce o işi en kısa birzamanda, en kolay ve en temiz bir şekilde nasıl yapmak, nasıl ögrenip etüt etmek mümkün oldugunu iyice düşünüp hesapla.

9-Çalıştıgın bir üzerinde herhangi bir güçlügü yenmeden bir adım bile gerileme. Bilki, yılgınlık maskeli bir tembelliktir. Ve gene bilki, çalışma sevgisi güçlükleri yenmekten dogar ve kuvvetlenir. Güçlügü yenmekten hasıl olan manevi zevk, eşsiz bir zevktir. Emin ol ki savaşta zafer ve işte başarı yılmayanındır. sebat önünde güçlükler erir ve imkansız görünen, mümkün olur.

10-Bir dersi, bir kitabı en basit elemanlarına, kısım, fasıl ve bahislerine ayır. Sıra ile her bahsi iyice ve eksiksiz anlayıp ögrenmeden öbür bahse geçme. Fasıllar ve bahisler üzerinde bir kör gibi yürü. Yani attıgın adımı iyice basmadan öbürünü atma.

11-Devamlı ve planlı çalış. Hergün aynı saatlerde mutlaka çalışmaya otur. Çalışmayı uzun süre kesip terk etme. Hasta ve yorgun degilsen tatil aylarında bile yavaş ve azda olsa çalış ki, çalışma alışkanlıgın körlenmesin ve tekrar çalışmaya koyulmak için zahmet çekmeyesin.

12-Bir iş üzerinde yorulursan dinlenmek için işini degiştir ve çalışma hızını yavaşlat. Fakat dinlenme bahanesi ile,asla boş oturma. Boş oturanın içi,işlenmeyen demir gibi pas tutar.

13-Verimli çalışmayı sakın iş üzerinde geçirdigin zamanla ölçüpte, eh bugün şu kadar saat çalıştım, yetişir deme. Çalışmanın sonucuna ve ögrendigine bak.

14-Fikri çalışmalar için,aynı saatlerde devamlı ve düzenli bir surette,günde iki üç saat bile yeterlidir. İbn-i sina dünyaca meşhur olan kitabu-ş-şifa adlı eserini her gün sabah namazından sonra bagdattaki bir caminin büyük kandili altında oturarak, kuşluk vaktine kadar, yani takriben iki saat çalışmak suretiyle meydana getirmiştir. Ünlü ingiliz filozofu spencer, muazzam eserlerini, günde iki saat çalışarak yazmıştır. Her sene bin sayfaya yakın eser veren fransız yazar Emile Zola'ya bu başarının sırrını sormuşlar: "Her gün yanlız üç saat çalışır ve yazarım." demiş.

15-Sabırlı ol genç dostum. Damlaya damlaya göl olur ve aynı noktaya düşen damlacıklar,zamanla mermeri bile deler.

16-Bir işe başladıgın, bir dersi ögrenmeye, bir kitabı okumaya koyuldugun zaman telaş edip sabırsızlanma. Sakin ve metin ol. Yol al, fakat acele etme. Sindirerek çalış ve ögren.

17-İşinde ve dersinde herhangi bir fikri noktayı küçümseyerek ihmal edip geçme. Küçük ihmalden bazen büyük zararlar dogdugunu unutmayın.

18-Gece yatagına uzandıgın zaman,o gün ne yaptıgını ve yarın ne yapacagını kendine sormadan uyuma.

19-Her gün iyi bir eserden yüksek sesle beş on sayfa oku.bu sayede konuşma ve söz söyleme yetenegin gelişir.

20-Rastladıgın edebi ve felsefi bazı güzel parçaları ezberle. Bu sayede hem kelime ve ifade hazinen zenginleşir, hemde hafızan kuvvetlenir.

21-Çalıştıgın bir dersin, bir kitabın fasıl ve bahislerini bitirdikçe, kitabı kapayıp okudugunu ezberden özet halinde not et. Bir dersi, bir kitabı en iyi anlayıp ögrenmenin yolu, onu bu şekilde yazmaktır.

22-Bir dersten ögrendigin, bir kitaptan okudugun fasıl ve bahisleri arkadaşlarınla ezberden müzakere ve münakaşa et. Bu suretle hem zekan işler ve ögrendigin hazmolur, hem hafızan kuvvetlenir; hemde düzgün konuşma ve fikirlerini açık olarak ifade etme yetenegi kazanmış olursun.

23-Dikkat et: sözlerin ve yazıların kısa, açık ve anlamlı olsun.

24- Fikri çalışmanın herkesin mizacına göre degişen verimli ve eşref saatleri vardır. Bunlar bazı kimseler için sabahın erken saatleri, bazıları içinde ögleye dogru, ögleden sonra, gece saatleridir. Kendini yokla senin eşref saatlerin hangisi ise, bunları hiçbir eglenceye feda edip kaçırma.

25-Okudugun bir kitapta rastladıgın güzel bir parçayı veya orjinal bir fikri yerini ve sayfasını işaret ederek not et. Bu suretle biriktirdigin notları bir dosya veya bir fiş kutusuna sırasıyla yerleştir. Bir yazı yazmak veya bir eser yapmak istedigin zaman, bu notlar senin için zengin bir malzeme hazinesi olur.

26-Bir konu hakkında bir yazı veya bir eser yazmaga karar verdigin zaman, evvela bu konu üzerinde evvelce yazılmış eserleri oku, ta ki yazılmış ve söylenmiş şeyleri tekrar edip ömrünü israf etmeyesin.

27-Gök kubbe altında yepyeni hiçbir fikir yoktur. En yeni fikir, eski bir fikrin yeni bir elbise giymişidir.

28-Her şeyden önce,anadilini iyi konuşmayı ve iyi yazmayı ögren. İnsan için en faydalı olanı kendi ana dilidir.

29-Dilbilgisi bir amaç degil bir araçtır.Asıl amaç olan,fikir zenginligidir.

30-Kişinin kıymeti dilinin altında ve kaleminin ucunda gizlidir. Onu söz ve yazı açıga çıkarır.

31-Bir işi yapıp yapmama kararsızlıgına düştügün vakit, iki şıktan herbirinin fayda ve zararlarını iyice hesapla. Faydası çok, zararı az olan şıkkı tercih et.

32-Bir işe öfkeli ve sinirli iken karar verme. Bekle öfken geçsin. Zira öfke ile kalkan zararla oturur.

33-Çok konuşma,yerinde ve özlü konuş.Kıymet ve tesir çok sözde degil, yerinde ve özlü sözdedir.

34-Kimsenin yüzüne karşı söyleyemedigini arkasından söyleme ve bilki arkadan konuşma korkaklıgın en kötü şeklidir.

35-Kimsenin cahilligini yüzüne vurma.Bil ki, insanları en çok kızdıran ve gücendiren, cahilliklerinin yüzlerine vurulmasıdır.

36-Yalan söyleme.Yalan söyleyen, yakalanma korkusu içinde yaşayan hırsız gibidir.

37-Daima oldugun gibi görün,göründügün gibi ol. Oldugundan fazla görünmek isteyen, karşısındakilere kendi ahmaklıgını göstermiş olur.

 ramazansaman

0 Yorum | Yorum Yaz | Bağlantı

Ahlak ve Şiddet 223/11/2008

Ahlak ve Şiddet

İnsanın toplumuyla ilişkilerinde her zaman ahlak vardır. Özgürlük çılgınlıktır,
ölümdür. Şiddet özgürlüğü yok eden bir özgürlük eylemidir. Ahlak özgürlüğü yok
eden bir düzenleyicidir.

Özgürlük yaşamda sakınılması gereken bir oluşumdur. Varoluş yaşama yansırken
özgürlüğünü yitirir. Özgürlüğün devindirici bir fikir olarak varlığını
sürdürmesinin nedeni, varoluş deviniminin yaşamı sürekli sorunlaştırmasındandır.
Özgürlük yaşamda hiç gerçekleşmeden, bir fikir olarak sürecektir. Özgürlüğü ele
geçirmek için yaşamı yok etmek, daha doğrusu ölmek gerekir.

Ahlak kurallarını onlara geri dönmek üzere aşarız. Bu aşma noktasında özgürlük
bir an için bize gülümser. 0 bir anı sonsuzlaştırın, çünkü ikinci an ahlakın
geri geldiği andır.

İçgüdüler belki de ahlakın en büyük düşmanlarıdırlar. Tüm içgüdüler tatmin olmak
isterler ve bu gerçekleşmediğinde şiddete başvururlar. Bu şiddet ya kaba
şiddettir, ya da ahlaksal gösterilerle birlikte yol alan örtük bir şiddettir.
Ahlaksal bilinç bu savaşım sürecinde oluşur. İnsan ahlak kuralları ve içgüdüleri
arasında bir kaosa sürüklenir. Kendini anlatmakta büyük olanaksızlıkların içine
düşer.

Ahlak-şiddet ilişkisi temel olarak erotizmde, ekonomik savaşta, ben ile öteki
arasındaki ilişkilerde yoğunlaşır ve varoluş açısından yaşamın işlevi hakkında
önemli bilgiler sunar.

Ahlak bir yaşama bilgisidir ve onsuz yaşam olanaksızdır. Devlet ahlakın yaşamı
düzenlemekte güçsüz kaldığı yerde ortaya çıkar. Bu sebepten ahlak ve hukuk
birbirinden farklı hale gelir. Hukuka başvurulduğu andan itibaren devletin
şiddet mekanizması devreye girer. Hukuk soyuttur, yaşamın dinamizminin
dışındadır, yasalardaki sözcüklerin hepsi birer şiddet aletidirler. Hukukun
şiddeti ahlaksız şiddeti alt etmeye çalışır. Hukuk ne ahlaklıdır, ne de
ahlaksızdır. Hukuk ne pahasına olursa olsun halihazır düzeni sürdürmeyi hedefler.

Yaşama alanını üçe ayırmak mümkündür. Ahlak alanı + Hukuk alanı + Şiddet alanı.
Özgürlük hukuk alanının içinde ekonomik, politik sosyal olarak düzenlenmiş bir
özgürlüktür. Felsefi özgürlük dışsal yaşama alanında yoktur ve yalnızca içsel
varoluşsal bir özgürlük biçimi ile somutlaşır. En güçlü toplumlar ahlak alanları
en geniş toplumlardır. Hukuk alanının genişliği o toplumun şiddetin eşiğinde
olduğunu gösterir. Şiddetin panzehiri hukuk değil ahlaktır. Ahlak kuralları
izlenerek uyuşmazlığı çözmek, toplumda daha kolay kabul görür. Hukuk kuralları
izlenerek verilen kararlar her zaman hoşnutsuzluk yaratır. Modern toplumlarda
ahlak alanı azalmakta, hukuk alanı genişlemektedir ve herkes her zaman
haksızlığa uğradığı duygusu ile yaşamaktadır. Bu da modern toplumları potansiyel
bir şiddet ortamı içine sürüklemektedir. Hukuk soyut ve anlaşılması biçimiyle
insanların şiddete eğilimini arttırmaktadır.

Herkes yaşamını sürdürmek için kendine geçerli ve anlamlı bir yol izlemek
zorundadır. Ölüme kadar süren bu yolculukta bize iki olgu dost olabilirler:
Sağlam bir sevgi ve sağlam bir ahlak. Sevgi ve ahlakın özgürlükle garip
ilişkileri vardır. Özgürlük belirli yoğunluğa ve düzeye ulaşmadığı zaman sevgiyi
ve ahlakı yok eder. Yüksek düzeydeki özgürlük sevgiyi ve ahlakı besler.

Hemen ahlak için hayati bir ayırımı ortaya koymam gerekiyor. Birincisi
geleneklere dayanan, kökenin şiddeti ve ölümü önlemeye dayanan toplumun
üyelerini sahte ve ikiyüzlü kurallarla bir arada tutan toplumsal ahlak. Daha
doğru4u radikal bir ifadeyle “yalancı” ahlak. İkincisi içimizde sürekli büyüyen
bir ses olan, kendimizi aşmamızı sağlayan ve bizi sıradan, günlük çıkar
hesaplarının üstüne çıkaran, şiddetle uzaktan yakın-dar bir ilişkisi olmayan
bireysel ahlak, daha doğrusu “gerçek” ahlak.

Bu iki ahlak bazen bilinçli, bazen bilinçsiz olarak birbirine karıştırılmakta,
yalancı ahlakın ahlaksızlıkları gerçek ahlaka mal edilmektedir. Gerçek bireysel
ahlak, geleneksel ahlakın pençelerine yakalanmış kişilerce bencillik olarak
görülür ve ahlaksızlık damgası yer. Bazı bencil kişilerin de bireysel ahlakın
içine gizlenmeye çalıştıkları görülmektedir. Ama bu, dikkatli gözlemlerden ve
kalbinin sesini dinleyenlerden kaçmayan bir olgudur. Gerçek ahlak bireyi ince
bir noktaya tırmandıran bir ahlak olarak, öncelikle verici bir ahlaktır. Ama bu
vericilik zorunlulukla değil sevgiyle oluşmaktadır.

ramazansaman

0 Yorum | Yorum Yaz | Bağlantı

Ahlak ve Şiddet 123/11/2008
 

Ahlak ve Şiddet

Varlığımızın eksikliğini ve mutluluğumuzun önündeki engelleri kendiliğinden
önümüze çıkan iki olgu aracılığıyla fark ederiz. Bir taraftan bizi sürekli
kemiren ahlak kuralları diğer taraftan tüm umutları bir anda sona erdiren şiddet.

Ahlak kuralları herkes tarafından karşı çıkılmasına rağmen varlıklarını
sürdürürler. İki veya daha fazla kişinin bulunduğu her yerde bu kurallar
varlıklarını kabul ettirir. Sosyoloji, psikoloji, psikanaliz, etnoloji ve
felsefe kendi alanlarındaki araştırmalar içinde birden kategorik bir biçimde
ortaya çıkan ahlak olgusu ile karşı karşıya kalırlar. Herkes en azından
görünürde bu kurallara uyar. Büyük bir ahlaksızlık çeşitti dil oyunları ile
ahlaksal bir giysiye bürünebilir.

Ahlak kuralları özgürlüğü sorunsallaştırmaktadır. Varoluş bir özgürlük
devinimidir. Özgürlük boşluk içinde başlangıçsızdır.

Özgürlük varoluşun gerçekleşme biçimi olarak boşluğa açılır ve ahlaksal
kurallarla kendini imha ederek bireyselleşir. Felsefi özgürlük ile sosyo-politik
özgürlük arasındaki geçiş alanı özgürlüğün ahlaksallaşması süreciyle somutlaşır.
Özgürlük ahlaksallaşma sürecine giremediğinde şiddet haline dönüşerek varoluşa
yabancılaşır.

Ahlaksal kurallara baktığımızda bu kuralların bir taraftan toplumsal baskı,
diğer taraftan ben’in içinden gelen bireysel baskı biçiminde somutlaştıklarını
görüyoruz. Dışarıdan ve içeriden gelen bu kuralları birbirinden ayırt etmek
kolaydır. Toplumsal çevre değiştiğinde değişen kurallar toplumsal, değişmeyen
kurallar ise bireysel (ahlaksal) kurallardır.

Ahlaksal kuralların yaşamı düzenleme yetersizlikleri her zaman şiddet oluşumuna
yol açar. Toplumsal ahlaki kurallar yetersiz kaldığında yaşamı düzen altına
almak için devletin hukuksal veya hukuk-dışı (diktatörlük, krallık, vs.) şiddeti
devreye girer. Bireysel ahlak kuralları yetersiz kaldığında bireyin toplumla
ilişkileri hep şiddet ilişkileri olarak gerçekleşir.

Ahlak kuralları “bireyleşme” süreci içinde dinamik bir yapı kazanır. Birey
kendini içinde yaşadığı toplumun kuralları ile çepçevre kuşatılmış bulur. Bu
kurallara karşı özgürlük bir fikir, bir ideal biçiminde bireyin bilincine egemen
olur. Toplumsal ahlak kurallarından kurtuluş çabasına öncülük eden özgürlük
fikri, bu çabaların yoğunlaştığı noktalarda yok olmaya ve yerini bireyin kendi
varoluşunun amacı olarak gördüğü bireysel ahlak kurallarına bırakır. Özgürlük
devinimi toplumsaldan bireysele dönüşen ahla kın itici gücüdür. Özgürlük her
zaman bir ahlak kuralı tarafından kuşatılır ve kendini özgürlük-dışı bir olgunun
karşıtı, potansiyel bir güç olarak ifade etmek zorunda kalır. Özgürlük hiçbir
zaman somutlaşamadığı için onu betimlemek veya tanımlamak olanaksızdır.

Sartre “özgür olmaya mahkumuz” derken insanın her durumda çeşitli olabilirlikler
arasında seçim yapma zorunluluğunda olduğunu vurgulamıştır. Sartre’da özgürlük
bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Kişinin bu seçimi ahlaksal bir
seçimdir çünkü bu seçim aslında kişinin belirlediği bir kurala göre
yapılmaktadır. Özgürlük devinimi bireysel bir devinim olmayıp. bireye ahlakı
dayatı bir devinim olmaktadır. Özgürlük, bireyin varoluşunun dayattığı dünyaya
açılış deviniminin başlangıcı olmakta ve yaşamsal süreçte ahlaksal kuralları
oluşturan bir tür geriye çekilişi zorunlu kılmaktadır. Özgürlüğe mahkum
olduğumuz için ahlak bir zorunluluktur.

Ahlak kurallarının incelenmesi iyilik-kötülük eksenine oturtulursa verimli
olmayacaktır. Çünkü bu kavramların birbirinin içine girme kolaylığı ve olayların
çoğunluğun-da, birbirinden ayırt edilme zorluğu sonu gelmez tartışmalara neden
olmaktadır. Platon’dan gelen felsefi geleneğin de ideal iyilik ve kötülük
fikirlerini veri olarak alması ve eylemlerin bu ideallere göre değerlendirmeye
tabii tutulması, kavramların içeriğinin belirginsizliği nedeniyle duygusal
tepkilere bağımlı ahlaksal değerlendirmelere neden olmaktadır. l3laton’un
duygusal tepki dışında iyilik ve kötülük ide ası olduğunu ileri sürmesine rağmen
bu kavramların yine de duygusal tepkiye göre belirlendiği ortadadır.

Ahlak kuralları Kant tarafından geleneksel, Max Scheler tarafından ise duygusal
tepkilere dayandırılmakta, bir taraftan soğuk, yansız akılcı bir biçim alırken,
diğer taraftan ateşli, tutkulu bir devinim kazanmaktadır. Burada garip bir
çelişki vardır. Can sıkıcı kurallar birdenbire yaşamsal coşkuya neden olmaktadır.
Bu coşku şiddetle karşılaştığında şiddete kolaylıkla dönüşmektedir. İyi ile
kötünün savaşımının kaynağı buradadır.

Şiddetin ahlaki yoktur. Şiddet sadece bir tekniktir. Ahlakın başladığı yerde
şiddet geri çekilir veya yok olur. Ahlakın şiddete tamamen egemen olduğu
durumlar yalnızlık, depresyon durumlarıdır.

Birey toplum içine girişi ile birlikte şiddet olgusuyla karşı karşıya gelir. Bu
şiddet bireyin özgürlüğünün kabul edilmeyişi biçiminde gerçekleşir. Birey
şaşkındır, çaresizdir. Depresyon ve yalnızlık içindeki birey her şeyle
birdenbire karşı karşıya gelmiştir. Özgürlüğünün onu yok etmeye yöneldiğini
görür intihar eşiğindedir artık. Ahlak bir yaşama olanağı olarak intiharın
karşısında durur.


ramazansaman

0 Yorum | Yorum Yaz | Bağlantı

ALEVİLİK NEDİR? 723/11/2008

ALEVİLİK NEDİR?

 

6. Hurufilik: Fazlullah Hurufi tarafından H.800 (1398)’de Horasan’da kurulan bir mezhep ve tarikattır. Hurufilik, evreni sadece harflerden ibaret görmektir. Bu tarikata göre kainattaki her şey 32 harfe dönüştürülebilir. Hurufililik, Allah’ın ve kainatın belli başlı özelliklerinin tarikatın kurucusu Fazlullah’ın zatında tecelli ettiği inancına dayanır. Bu inanışa göre, evrende Allah’tan başka bir varlık yoktur. Ulu Tanrı, “Ben bir gizli hazineydim, bilinmek ve tanınmak istedim, bu yüzden evreni yarattım” şeklindeki kutsi hadis gereğince kendisini önce kelam (söz) suretinde ve harflerle gösterir. Evrendeki her şey harflerden meydana gelir. Fazlullah’ın iki halifesinden birisi olan Seyyid Nesimi, Bağdat’ta derisi yüzülerek feci şekilde öldürülmesinden sonra bu bölgeden başlayarak Anadolu’ya hızla yayılmaya başlar. Anadolu’da Hurufilik, Timur’un Yıldırım Bayezıt’ı esir edip Anadolu birliğinin dağılmasından sonra Alevi Türkler arasında hızla yayıldı (Tercüman, 1982:273).

Hurifilik’te İran’ın kültür özelliklerini bulmak mümkündür. Fazlullah Hurufi, dini dil olarak Arapça’nın yerini Farsça’nın almasını istiyordu. Onun eseri olan Cavidname yeni bir Kur’an gibi görülmekteydi. Farsça’nın Arapça’dan üstün olduğu iddia edilmekteydi. Ayrıca Alıncak’ı ziyaret Mekke’nin yerini almıştı (Türkdoğan,19995:240)

7. Bektaşilik (Hacı Bektaş Veli): Burada üzerinde durulacak olan konu, tarihsel gelişim içinde oluşan Bektaşilik değil, kısaca Hacı Bektaş Veli’nin kişiliği ve tasavvufi inançlarıdır.

Hacı Bektaş Veli, İran’ın kuzeydoğusunda Horasan eyaletinin Nişabur kentinde doğmuştur. Horasan hükümdarı II. İbrahim’in oğludur. Annesi Şeyh Ahmet adlı Nişabur’lu bir bilgininin kızı Hatem Hatun’dur (Yılmaz,1999:31). Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte Miladi 1210-1220 yılları arasında doğduğu kabul edilmektedir (Gülşan,1975:10).

Bektaşi an’anelerine göre Hacı Bektaş Veli, Ahmet Yesevi’nin halifelerindendir. Bir rivayete göre de Hacı Bektaş Veli, Ahmet Yesevi’nin halifelerinden Şeyh Lokman Parende’nin müridi idi. Anadolu evliyasından Geyikli Baba, Abdal Musa ve Horoz Dede de Ahmet Yesevi’nin halifeleri arasında sayılmaktadır (A.Yesevi.1991:45-46).

Hacı Bektaş Veli, hocasından pozitif ve dinsel bilimleri öğrenmeye başlayınca zekâsı ve bilim öğrenme yeteneği hemen fark edilmişti. Çünkü bir konuyu öğrenmek için arkadaşları günlerce beklerken o konuları kısa sürüde anlıyor ve diğer konulara geçmek istiyordu. Öğrenimini tamamladıktan sonra Allah’la baş başa kalmayı tercih ederek yalnız olarak bir yere çekilmişti. Ahmet Yesevi Hazretleri ile görüşmüş, Ahmet Yesevi ona; “Senin için Sulucakarahöyük’ü vatan olarak seçtik”, diyerek onu Anadolu’ya göndermiştir (Yılmaz,1999/10:31).

Hacı Bektaş Veli buna uyarak önce Necef’e giderek Hz. Ali’nin kabrini ziyaret etti ve 40 gün o ulu kişinin yanında kaldı. Bu süre içinde her zamandan fazla ibadet yaptı ve Allah’ı andı. Oradan Mekke’ye geçerek haccını yaptı ve Medine’ye giderek Hz. Muhammed’in kabrini ziyaret etti. Oradan ayrıldıktan sonra 40 gün kadar Şam ve Kudüs’te kaldı. Oradan Haleb’e gelerek Bustan mevkiinde bulunan Ashab-ı Kehf’in mağarasını ziyaret etti. Sonra Sulucakarahöyük’e gelinceye kadar yolda rastladığı bütün türbe ve yatırları ziyaret etti ve 1433 yılında Orhan gazi dönemindeki ölümüne kadar burada insanları aydınlatma ve öğretme görevini sürdürdü (Yılmaz, 1999/10: 31 -32).

Hacı Bektaş Veli, Hıristiyanlığın çok yaygın olduğu bir bölge olan Sulucakarahöyük’e yerleşti. Bugün yer altı kilise kalıntılarından da bu durum anlaşılmaktadır. Bu bölgede insanları irşat etti ve gayri Müslimleri de sevgi ile İslam dinini çağırarak onların bu dine inanıp benimsemelerini sağlamış böylece Anadolu’nun Türkleşmesine ve İslamlaşmasına katkıda bulunmuştur.

Bundan başka Hacı Bektaş Veli, dedelik örgütünü kurarak Türk boylarını birbirine bağladı ve bugün için bile hayranlıkla baktığımız muazzam bir dayanışma ve sosyal kontrol mekanizmasını geliştirdi. Ayrıca Bektaşilik tarikatını kurarak soydan Alevi olmayan insanların manevi eğitimlerini üzerine aldı. Böylece kendisinden feyz alan bütün insanları ahlak bozukluklarından kurtararak topluma ve insanlığa faydalı olgun birer insan olarak yetiştirmeye çalıştı.

Hacı Bektaş Veli, Arapça ve Farsça’yı bilmesine rağmen Türklük bilinci ile Türkçe yazan buna karşılık edebiyat, geometri, astronomi gibi pozitif bilimlerden haberdar olan (Eğri,99/10:184) aydın bir erendi, İrene Melikoff’un iddia ettiği gibi O bir meczup değildi.

Hacı Bektaş Veli, sade yaşayan, samimi, yapmacıksız bir insandı. Bütün yaratıkları severdi. Aynı zamanda alçak gönüllü, ciddi ve hiçbir zaman kutsal liderlik taslamamıştı. Saygılı,terbiyeli, güler yüzlü idi. O vücudunun ve giyim eşyalarının tertemiz olmasına çok dikkat ederdi. İyilik yapmak başlıca isteği idi. Kendisi de hoşgörü örneği idi. Kimsenin ayıbını,kusurunu görmez, yüzüne vurmazdı. “Gördüğünü ört, görmediğini söyleme derdi (Sümer,1975:4-6).

Hacı Bektaş Veli, bilimi, yıldızlara benzetir. Nasıl insanlar gökte yıldız olmadığı zaman karanlıktan yolu bulamazlarsa, akıl ve bilim marifeti olmayanlar da Hakk’dan yana olan yolu göremezler. O, bilim büyüklerini ana ve babadan daha değerli bulur (Eğri,99/10:183).

Hacı Bektaş Veli, çalışmayı teşvik etmiş “Gündüz şevk ile dünya işine, gece aşk ile ahiret işine sarıl” buyurmuştur (Noyan,98/5:56). Alevi cemlerinin gece yapılmasının sebebi bu olsa gerektir. Çünkü Aleviler gündüz dünya işi ile meşgul olup cem törenlerini genellikle gece veya tatil günlerinde yaparlar.Hacı Bektaş Veli’ye göre cömertlik dörttür; mal cömertliği beylerindir, zenginlerindir. Ten cömertliği, zahitlerindir. Can cömertliği, aşıklarındır. Gönül cömertliğ ise ariflerindir (a.g.y:57).

Rıza Zelyut (1990:6)’a göre Karamanoglu Mehmet Bey’in 1277 yılında Anadolu’yu işgal
etmesi ve burada “Bundan sonra devlet dairelerinde evlerde, sokaklarda, Tükçe’den başka dil kullanılmayacaktır. Aksi hareket edenler, idam olunacaktır”, fermanını yayınlanmasına Türkçe bilincini uyandırdığı için Hacı Bektaş Veli etkili olmuştur. Yine Zelyut’a göre, Hacı Bektaş Veli’nin (1240) Babailer İsyanı lideri olan Baba İshak’ın halifesi olduğu, görüşü geleneksel bilgilere uymaz. Çünkü Hacı Bektaş düşüncesinde, bir şeyhin bir komutana mürit olması mümkün değildir.

Alevi inancına göre Hacı Bektaş Veli, öldükten sonra kendi cenazesini kendisi yıkamıştır. Hacı Bektaş Veli bir gün Sarı İsmail’i çağırdı ve ona şunları söyledi: “ Bugün günlerden Perşembe ve ben bugün ahirete göçeceğim. Ben ruhumu teslim edince sen kapıyı ört ve dışarı çık. Çile Dağı tarafını gözle, oradan bir boz atlı gelecek ve yüzüne yeşil örtü takmış olacak. Bu zat atını dışarıda bırakacak ve içeri girip bana “Yasin” suresini okuyacak. Attan inince selamını al, onu ağırla. Hulle donumdan kefenimi getirecek, beni yıkayacak, beni yıkarken su dök. Bana ceviz ağacından taput yapacak ve beni ona koyacak. Sakın onunla söyleşmeyin. Öğüdümü tut, ölümümden sonra bin koyunla yüz sığır kurban et, bütün halkı çağır, onları doyur ve onlara hizmet. Ne kadar mürit ve muhip varsa hepsini davet et, onlara öğüt ver, ağlamasınlar (Zelyut, 1990:19).

Hacı Bektaş Veli’nin ölümü üzerine erenlerin anası Fatma Bacı, Seyyid Mahmud-ı Hayrani, Karaca Ahmet, Kolu Açık Hacı Sultan, Resül Baba, Cemal Seydi vb. bütün erenler atlı-yaya hepsi geldi, yanıp ağlaştılar. Bir müddet sonra Çile Dağı tarafından vasiyet edildiği gibi bir atlı göründü ve Hacı Bektaş Veli’nin önceden anlattığı gibi cenazeyi yıkadı, kefenledi, taputa koydu, cenaze namazını kıldırdı ve götürüp kabre koydular. Boz atlı er, erenlerle vedalaşıp atına atladı ve atı koşturdu gitti. Sarı İsmail, bu kişinin kim olduğunu merak etti ve eğer Hızır ise daha önce görüşmüştüm, tanırım dedi ve ardından koşup yetişti ve şunları söyledi:

“Namazını kıldığın er yüzü suyu hürmetine kimsin? bana bildir.” Boz atlı er, Sarı İsmail’in niyazına dayanamadı ve örtüsünü açtı. Sarı İsmail’in karşısında birden Hacı Bektaş Veli beliriverdi. Sarı İsmail, atının ayağına düşüp hayranlığını bildirdi ve “Lütfen erenler Şahı, 33 yıl hizmetindeyim, kusurum var, seni bilememişim, suçumu bağışla” dedi. Bunun üzerine Hünkar Hacı Bektaş Veli şunları söyledi: “ Er odur ki, ölmeden önce ölür, kendi cenazesini kendisi yıkar. Git var, sen de buna gayret et.” Bu sözleri söyledikten sonra birden gözden kayboldu (Zelyut,1990:19-20).

ramazansaman

0 Yorum | Yorum Yaz | Bağlantı

ALEVİLİK NEDİR? 623/11/2008

ALEVİLİK NEDİR?

Ahmet Yesevi, bir bilim dili olması dolayısıyla Arapça ve Farsça’yı gayet iyi bilmesine rağmen Arap ve Acem dili hastalığına yakalanmamış, göçebe Türkler’e Türkçe ile hitap etmiş ve öz Türkçe şiir, nefes, hikmet ve ilahiler söylemiştir. Ahmet Yesevi’yi meşgul eden tek şey, halkı irşat ederek doğru yola yöneltmektir. Onun tavsiye ettiği başlıca şeyler şunlardı: Erenlerin sözünü dinlemek, Kur’an ve hadislerin hükümlerine riayet etmek, şeriatla tarikatı bağdaştırmak, züht ve takva esaslarına bağlı kalmak, dünyanın süsüne, malına ve şöhretine bağlanmamak, riyazat ve mücahade yolunu açık tutmak. O ayrıca aşk yoluna girmenin çok zor olduğunu, aşk yolunun faziletli, feyizli fakat çilelerle dolu olduğunu belirtir. Yesevilik’te coşkun, taşkın bir ruh hayatını teşvikten çok, temkinli ve ölçülü davranışlar tavsiye edilir (Tercüman,1987:215).

Yesevilik’te tarikat adabı şunlardır: İki dizi üzerine çöküp tevazu ve edeple oturmak. Kendini herkesten alçak görmek. Herkesi kendinden daha faziletli bulmak. Şeyh ve azizlerin huzurlarında edepli ve sessiz durmak ve onların meclislerinde izinsiz konuşmamak. Şeyhinin ve başka şeyhlerin velilik sırlarını ve keramet rumuzlarını açıklamayıp saklamaktır (a.g.e:216).

Ahmet Yesevi’nin yanında eğitim gören öğrencileri bir gün kendisinden icazet isterler. Ahmet Yesevi ücret olarak her sene birer çinik darı getiren öğrencilerinden bu darı yığını üzerinde ve yığını hiç bozmadan iki rekat namaz kılanın icazete hak kazanacağını söyler. Öğrencilerden hiçbirisi bunu başaramaz. Orada olmayan Hacı Bektaş Veli geldiğinde bunu öğrenir ve darı yığını üzerine seccadesini atarak iki rekat namaz kılar. Bunun üzerine Ahmet Yesevi’de bulunan Hz. Ali’nin hırkası gelip kendiliğinden Hacı Bektaş Veli’nin sırtına geçer. Seccade ortaya açılıp sofra serilir, taç başına konar, çerağ alevlenir. Ahmet Yesevi, dut ağacından alevlenen çerağı tutup attığında Horasan’dan Kırşehir’deki Hacı Bektaş Tekkesi’ne düşer. Tekkedeki bir tarafı yanık dut ağacı budur. Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş’a “Biz senin nasibini Anadolu’da verdik, git o memleketi irşat et”der (Er,1994:40).

Yesevi’nin kabri hala önemli bir ziyaret yeridir. Türbesi bir hankah ilavesi ile Timur tarafından yeniden yaptırılmıştır. Menkıbeye göre Ahmet Yesevi, Hz. Muhammed 63 yaşında vefat ettiği için bu yaştan sonraki ömrünü yer altında bir hücreye çekilerek orada geçirmiştir (Tercüman, 1987 : 16).

3. Melamilik: Kelime olarak kötülemek, azarlamak, serzenişte bulunmak ve kınamak anlamlarına gelir. Tasavvuf ıstılahı olarak, yaptığı iyilikleri gösteriş endişesi ile gizlemek,yaptığı kötülükleri nefsiyle mücadele etmek için açığa vurmaktır. Başka bir ifade ile ruhsal hayattan kaynaklanan halleri saklamak, nefisten kaynaklanan davranışlara karşı koymak veya onların aksini yapmaktır (Tercüman,1987:137).

Melamiliğin doğuşunda ve gelişmesinde Arapların kendilerini diğer ırklardan üstün görmelerinin, Emevilerin Arap olmayanlara mevali (köle) adını takmalarının ve Abbasilerin Hz. Ali evladını kendilerine düşman saymalarının rolü olduğu kabul edilmektedir. Arap hakimiyetinin getirdiği dini baskı diğer kavimleri rahatsız etmiş ve Melamilik akımını güçlendirmiştir. Horasandan başlayan Melamilik, Nişabur, Herat ve Kabil’de yayılmıştır.

Türkmen ileri gelenlerinden Muhammed Maşuki Tusi, Süleyman Türkmani ve Ali Abu gibi
kimseler, Melamiliğin Türkmenler arasında yayılmasına yardımcı olmuşlardır. Horasan erenleri, Alp erenler ve fütüvvet ehli gibi deyimlerle anlatılanların Melamilikle ilişkili olduğu ileri sürülmüştür (Güner,?:49-50).

Melamilik, bir tarikat olmadığı gibi, bir yaşayış biçimi, İslamiyet’in hayata uygulanmasında değişik bir yorumdur. Bu yönüyle bir tepki hareketidir. Zamanla tarikat; tekke, zaviye, dergâh ve özel kıyafetler ve zikir toplantıları ile kurumlaşmış ve halktan kopmuştur. Bazılarına göre işte Melamilik buna bir tepki olarak doğmuştur. Tasavvuf ve tarikat Tanrı’ya ulaşmak için bir yol ise, bu bir takım gösterişli merasimler ve halktan kopuk bir imtiyazlı sınıf oluşturmakla mümkün olamazdı. İşte gittikçe katılaşan bir takım şekli davranışlar ve gösterişli zikirlere dönüşen tarikat olayına Melamiler karşı çıkmışlardır. Onlara göre, Allah’a bir takım özel kıyafetler, törenler, adet, anane ve zikir meclisleriyle kavuşmak mümkün değildir (Güner,?:45).

Allah’a ulaşmak ancak Hakk’a bağlanmak, toplum içinde yaşayarak halka hizmet etmek, alçak gönüllülük ve aşkla gerçekleşebilir. Bunun için tekke ve zaviye gibi özel yerler de gerekli değildir. Çünkü özel yer ve özel kıyafetlerde riya tehlikesi vardır. Bu da ıhlasın zıddıdır. Bu şekliyle Melamilik tasavvuf hayatını şekle ve dış görünüşe kurban etmek isteyen tasavvufa karşı şiddetli bir reaksiyonu ifade etmektedir (Tercüman,1987:137).

Melamilerde zaviye, tekke, dergâh ve hangâh gibi tarikat durakları yoktur. Zikri de merasimden saydıkları için bundan vazgeçmişler, zikri Tanrıyı düşünmek, O’nun kudretini ve büyüklüğünü anmak ve idrak etmeye çalışmak şekline dönüştürmüşlerdir. Melamiler, halk gibi çalışarak kazanmak, kendi el emeği ile geçinmek istemişler; şeyh, derviş, hoca gibi sıfatların ardına saklanarak başkalarının sırtından geçinmeyi doğru bulmamışlardır (Güner,?:46).

Özet olarak Melamet, Hakk’ın hizmetinde olmak, halka saygılı davranmaktır. Melamilik çok defa Kalenderilik’le birlikte anılır (a.g.e: 50).

4. Kalenderilik: Kalenderilik, Nakşibendi tarikatı büyüklerinden Seyyit Celali Buhari tarafından kurulmuştur (a.g.e:50). Kalender; kayıtsız, laubali, dünya ile alakayı kesmiş, Allah’a yönelmiş gibi anlamlara gelir. Kalenderiliğin en önemli özelliği saç, sakal, bıyık ve kaşların tıraş edilmesidir. Bu tavırda insanların kınanmasını çekme amacı vardır. Esasen Kalenderiye, Melamilikten doğmuş bir tasavvuf hareketidir, fakat ikisi arasında belli farklılıklar vardır: Melami ibadetleri gizler,Kalenderi adetlere karşı çıkar, onları tahrip eder. Melami, halk gibi giyinir, Kalenderi ise bu işe ilgi göstermez, onun amacı “hoş gönül” olduğu için kendisinin tanınması veya tanınmaması onu hiç ilgilendirmez Ayrıca Kalenderiler, farz ibadetlerin dışında ibadet yapmazlar (Tercüman, 1987 :126,137).

5. Haydarilik: Haydar Farsça’da arslan demektir. Esadullah yani Alah’ın arslanı denilen Hz.Ali hakkında kullanılır. Hz. Ali hakkında meşhur olduğundan İranlı’lar Ali yerine Haydar kelimesini kullanmışlar ve dilimize Farsça’dan geçmiştir. Haydarilik, Hz. Ali’yi seven ve tarikata mensup olan manasına gelir.Kalenderiyeye bağlı olarak 13.Yüzyılda kurulan tarikatın adıdır (Tercüman, 1982:259).

Haydarilere göre Ali, göktedir ve gök bir semboldür ve Mana (Ali)’nın bulunduğu yerdir. Güneş Muhammed’i, ay ise Selman’ı temsil eder. Ali aynı zamanda Muhammed’i temsil eden güneşte oturmaktadır. Bu yüzden onlara Şemsi denir. Ali ile Muhammed tezahür olarak aynı olmakla beraber nur itibariyle birleşmişlerdir. Haydariliğin, aynı zamanda XV. Asırda yaşamış olan Şeyh Haydar Ali tarafından kurulduğuna da inanırlar. Bu ikinci kol Yunus El-Kilazi (1011/1602)’ye bağlıdırlar. Onlara göre ay Ali’nin yeridir, güneş ise Muhammed’dir ve gök Selman’dır (Tercüman,1987:161).

ramazansaman

0 Yorum | Yorum Yaz | Bağlantı

ALEVİLİK NEDİR? 523/11/2008

ALEVİLİK NEDİR?

f. Nusayrilik:Batıni gruplarından olup, Ebu Şuayb Muhammed bin Nesir El-Basri’nin ekolündendir. Nusayrilere göre Ali’nin vücudunda Allah’ın ruhaniyeti vardır (Tai,1998/6: 151, 152). Nusayrilerin görüşlerinin temelini Hz. Ali’nin ilahlaştırılması teşkil eder. Onların bütün kollarına göre Ali, mabuttur, Tanrıdır. Ali ne doğurdu ne de doğruldu,ölümsüzdür, her zaman vardır. Zatı yıldızlara hakim olan nurdur. Ali yerlerin ve göklerin yaratılmasından önce de vardı. O görünüşte imam ise de batıni olarak Allah’tır. Ali Allah’tır ve nurundan Muhammed’i yaratmıştır. Ali manadır, Muhammed ise isimdir. Muhammed, Selman-ı Farisi’yi yaratmıştır (Tercüman,1987: 160 -161).

Nusayriliğe göre, gök gürültüsü ve şimşek çakması Ali’nin adının anılmasıdır. Üzüm çubuğu kutsaldır. Nusayriler onu bir nur gibi görürler. Ruh göçüne inanırlar. İyi insanların ruhları öldükten sonra güneşin etrafında dönen gezegenlere intikal ederler. Kötü ruhlar ise pis sayılan hayvanların cesedine geçer. Nusayriler inançlarını kadınlara bildirmezler, çünkü onlar sır saklayamazlar. Erkeklere bu inançlar, 19 yaşında öğretilir. Bundan sonra öldürülseler bile bu sırrı kimseye söylemeyeceklerine yemin ederler (Tai,1998/6:151).

Nusayriler, kadınların ruhu olmadığına inanırlar. Onlara göre şeytanlar insanların günahlarından, kadınlar da şeytanların günahlarından yaratılmıştır. Bu bakımdan kadınlar hor ve hakir görülmeye layıktırlar. Bu sebeple mezhebin sırları verilmemelidir. Sırf bu yüzden masum olarak gördükleri Fatıma’nın adını kullanmaktan kaçınıp, bunun erkeği olan Fatır’ı kullanırlar. Nusayrilere göre Ebubekir, Ömer, Osman, Talha, Sa’d, Muaviye, Yezid, Ahmet Rifai ve Abdülkadir Geylani şeytanın sembolleridir (Tercüman,1987:160-161).

Nusayrilere göre Hz. Ali ve Hz. Hüseyin öldürülmemiş, Allah tarafından göklere çekilmiştir. Onların yerine Handala b. Esat ve Abdurrahman b. Mülcem öldürülmüştür. Onun için bu ikisi şeyh ve kutsal insanlardır, çünkü kendilerini feda ederek Ali ve Hüseyin’i korumuşlardır (Tai,1998/6:153).

Nusayriler, Hıristiyanların bayramlarında bayram yaparlar. Namaz kılmaz oruç tutmazlar ve cünüp olduklarında boy abdesti almazlar. Onlara göre Ali, Hasan, Hüseyin ve Fatır (Fatıma) isimlerini anmak beş vakit namaz sayılır. Bir mümin imanında yükselirse esfiya mertebesine yükselir. Bu mertebe peygamberlerden bile yüksek mertebedir. Bu mertebeye ulaştıktan sonra ibadet etmeye gerek yoktur. Cennet cehennem iki işarettir. İmamlar ölüleri diriltir ve gayb ilmini bilirler (a.g.y:151).

Görüldüğü gibi Ali taraftarlığının çok çeşitli biçimleri bulunmaktadır. Bunların hemen hepsi Anadolu Aleviliği ile her konuda aynı inanç ve itikadı benimsemezler. Ancak hepsinin ortak noktası Hz. Ali’nin üstün insan olduğudur. Fakat bunların bir kısmı Hz. Ali’yi insanüstü Tanrısal bir varlık olarak kabul ederken bazıları Peygamberden sonra üstün sahabe, onun damadı, gerek imamlık ve gerekse halifeliğin onun hakkı olduğuna inanmaktadırlar.

B. Anadolu Aleviliğinin Oluşmasını Etkileyen Akımlar


Anadolu Aleviliği, Batınilik, Yesevilik, Haydarilik, Kalenderilik Hurufilik, Yunan felsefesi,tasavvuf gibi akımlarından ve Yunan felsefesi, Şamanizm gibi inanç ve kültürlerden etkilenmiş bir düşünce ve inanç sistemidir. Bunun dışında Yahudilik, Hıristiyanlık, Budizm,ruh göçü, paganizm gibi inanç ve kültürlerin de etkisinde kalmıştır. Çünkü her inanç ve kültür eski kültürü tamamen silip yerine tamamen yeni bir kültür ikame edemeyeceği gibi komşu olduğu inanç ve kültürlerden de ister istemez etkilenecektir.

1. Batınilik: Her zahirin (açık) bir batını (gizli) olduğunu ve Kur’an ile hadislerin ancak tevil (yorum) ile anlaşılabileceğini ve bunun da masum imam tarafından ve onun yolundan yürüyenlerce bilinebileceğini iddia eden fırkalara denir. Nasıl yumurtanın işe yarayan kısmı kabuğu değil de içi ise, aynen onun gibi Kur’an ve hadislerin de görünen ve ilk anda anlaşılan kısmı değil asıl batini manası değerli ve gereklidir (Tercüman,1987:36).

Kur’anın biçime bağlı yorumu tefsir iken tevil, bu açıklamanın özünü göstermektir. Tevil,batının karşılığıdır. Tefsir şeriatı, tevil ise hakikatı gösterir. Vahiy, Peygamberle sona ermiş,fakat ilham ile keşif yolu ile bilme olgusu devam edecektir. Keşif yolu ile gizli olan, örtülü bulunan gerçeğe ulaşmayı engelleyen sebepler yok edilir (Zelyut,1992:37).

2. Yesevilik: Ahmet Yesevi (öl.1166) tarafından kurulan ilk Türk tarikatı olarak bilinir. Ahmet Yesevi’nin şöhreti bütün Türkistan, Mavera’ünnehir, Horasan ve Harezm’e yayıldı. Zamanında zahir ve batın ilminde herkesten üstündü ve müritlerine bu bilimleri anlatıyordu. Bütün vaktini ibadet ve taat ile geçiriyor, boş vakitlerinde de kaşık ve kepçe yontarak geçimini sağlıyordu (Köprülü, 1984:32).

Yesevilik, Türk kültürünü İslami açıdan, İslam’ı Türk kültürü açısından yorumlamış ve İslam’la Türk ruhunun bütünleşmesinde çok önemli rol oynamıştır(Bıçak, 1999:66). Yesevilik başlangıçta Seyhun havalisinde, daha sonra bütün Türkistan’da hızla yayılıp yerleşti. Zamanla da Seyhun’un ötesindeki bozkırlara kadara genişledi. Moğol istilasından sonra Horasan, İran ve Azerbaycan Türkleri arasında rağbet gördü ve XIII. Asırda Yesevi dervişleri vasıtasıyla Anadolu’ya geçti. Anadolu’da en önemli Yesevi dervişleri Hacı Bektaş Veli ve Sarı Saltuk idi (A.Yesevi.1991:45).

Ahmet Yesevi’nin sağlığında 99 bin müridi olduğu ve bunları Türk dünyasının her yerine göndererek İslam’ın yayılmasına hizmet ettikleri söylenir. Ahmet Yesevi’nin Divan-ı Hikmeti, Kıpçaklar yani Kuzey Türkleri, Türkmenler, Azeriler, Batı Türkleri yani Anadolu ve Rumeli gibi Türk dünyasının geniş alanlarında etkili olup edebi nüfuz kazanmasını başarabilmiştir (Köprülü, 1984:176).

Ahmet Yesevi, Türkistan’da Hz. Muhammed’den sonra en yüce kişi olarak kabul edilir. O
toplumda ve dergâhta kadın ve erkeğin birlikteliğini savunmuştur (Kışlalı,1997:167). Ona göre erkek ve kadın bir ehl-i hak meclisinde birleşerek beraber zikir ve ibadete devam etseler bile, Hak Taala, onların kalplerindeki her türlü kin ve düşmanlığı yok etmeye muktedirdir (Köprülü, 1984:34). Bu inanç Türkiye’deki Alevi topluluğunca benimsendiği için, cem törenlerinde kadın-erkek birlikte zikir yapılır.

ramazansaman

0 Yorum | Yorum Yaz | Bağlantı

ALEVİLİK NEDİR? 423/11/2008

ALEVİLİK NEDİR? 4

Alevi inancına göre, Cenab-ı Allah, evreni yaratmadan yüz bin sene önce Hz. Muhammed ile Hz. Ali’nin nurlarını yarattı. Sonra evreni yarattı ve yedi kez çeşitli yaratıkları (Dev kavmi, Peri kavmi, Cin kavmi) yarattı ise de kendini bildirip açığa vuramadı. Sonra kendi sıfatı üzerine Adem’i yarattı ve böylece Ademle zahirleşti ve bilindi, daha önce yaratmış olduğu Hz. Muhammed ile Hz. Ali’nin nurlarını Adem’in beline koydu. Sonra Adem’den Havva’yı yarattı. Ademle Havva’nın evlenmesiyle 124 000 peygamber ve 4444 veli geldi. Yukarıda adı geçen nurlar nesilden nesile geçerek en son Abdül’Muttalib’e kadar geldi. Onda ikiye ayrılarak birisi oğlu Abdullah’a diğeri ise oğlu Ebu Talib’e intikal etti. Abdullah’tan geçen nur, peygamberlerin sonuncusu olarak Hz. Muhammed’de zahirleşti. Ebu Talib’e geçen nur ise Hz. Ali’de velilerin şahı olarak zahirleşti. Sonra Hz. Ali ile Hz. Fatım’nın evlenmesi ile bu iki nur, Hz. Hasan ve Hüseyin’de birleşti. Bu nur sırasıyla 12 imamlara geçerek en son Mehdi’de kaldı. Mehdi mağarada kaybolduğu için halen onda yaşamaktadır. Mehdi tekrar dünyaya gelip dünyayı düzelttikten sonra tekrar Allah’a dönecektir (Bozkurt,?:18-19).

Mehdinin dünyaya dönerek kötülükleri önleyeceği ve dünyayı düzelteceği inancı Sünni bilim ve tasavvuf adamı olan Erzurumlu İbrahim Hakkı tarafından da kabul edilmekte ve Marifetnâme (s.51) adlı eserde bu durum şöyle dile getirilmektedir: “Kıyamet alametleri gizli ve açık olarak ikiye ayrılır. Açık alametlerden altıncısı, Hz. Muhammet soyundan Mehdi’nin çıkıp 40 yıl adalet üzere gidip Hz. İsa’yı bulmasıdır.

b. Zeydilik:Hz. Peygamberden sonra Ali ve sırasıyla Hasan, Hüseyin ve onun oğlu Zeynelabidin ve onun oğlu Zeyd bin Ali’nin imamlığını kabul edenlere Zeydiyye adı verilmiştir (İbn Haldun, 1990:505). Zeyd, Ehli Beyt içinde Hz. Hüseyin’den sonra Emeviler’e karşı harekete geçen ilk kimsedir. Fakat adamları O’nu terk etmiş ve 400 askeri ile savaştıktan sonra atılan bir okla 740 yılında şehit olmuştur. Adamları onu küçük bir nehir yatağına gömdüler, fakat bazı köleler onun kabrini Emevi ordusu komutanı Yusuf Bin Ömer’e gösterdiler. O kabri kazdırarak cenazeyi çıkartıp çıplak olarak astırdı ve sonra cesedi yaktırıp küllerini Fırat nehrine attırdı (Mutlu,199: 211-212.)

İmam-ı Azam, “Eğer insanların onun dedesini (Hz. Hüseyin) yalnız bıraktıkları gibi, onu da yalnız bırakmayacaklarını bilseydim, onunla birlikte cihada katılırdım. Çünkü O hak imamdır. Ancak bu düşünce ile ona sadece para yardımında bulundum”, demiştir. İmam-ı Azam, Zeyd’e on bin dirhem göndermiş, bunu öğrenen Emeviler, İmam-ı Azamı sıkı bir kontrol altında tutmuşlardır (a.g.e:211-212).

Zeydilere göre Hz. Muhammed isim ve şahıs belirtmek suretiyle bir imam vasiyet etmemiştir. Ancak İmam, vasıfları itibariyle bilinebilir. İmamda bulunması gereken vasıflar, Haşimi, vera sahibi, muttaki, alim ve cömert olması ve imametini ilan ederek ortaya çıkmasıdır. Bu vasıfların Hz. Ali’de bulunması nedeniyle bu kişi Hz. Ali olmalıdır. Ayrıca sahabenin en üstünü Hz. Ali’dir. Buna rağmen Zeydiler, ilk üç halifeyi meşru saymışlardır (Tercüman,1987:223). Zeydiler, amelde birkaç mesele dışında İmam-I Azam Ebu Hanife’nin görüşlerini benimserler (Mutlu,1994 :209).

Zeydilerde ermiş, yiğit ve cömert olmayanlar imam olamazlar. İmam olmak için mutlaka Hz.Fatıma’nın evlatlarından olmak şarttır. Bütün bunlara rağmen imamlık babadan oğula
geçmez, bunun için seçim yapılmaktadır. Onlara göre iki değişik bölgede iki imamın
bulunmasında bir mahzur yoktur (Tai,1998/6:146). Fatma evladından seçilecek olan imamın bilgin, zahit, civanmert, bahadır olmasını, kendisinin biada çağırmasını ve zuhurunu şart koşarlar (İbn Haldun,1990:499).

Zeydilere göre imanın iki temel dayanağı vardır: Bunlardan birincisi, imanın doğrudan bir bilim olduğudur. İkincisi ise bu imanı açıkça ikrar gereklidir. İmanın uygulama biçimleri şunlardır: Allah’ın isteklerini bilmek, helal olanları haramdan ayırmak, yasakları öğrenmek. Allah’ın insanoğluna verdiği emirleri yerine getirmek, adam öldürmek ve zina yapmaktan kaçınmaktır ( Mutlu, 1994:146).

c. Rafizilik: Emevi komutanı Yusuf bin Ömerle savaşacağı sırada Zeydi, terkedenlere, Arapça terkedenler anlamında Rafizi denildi. Rafiziler, şianın aşırı uçlarından olup Hz. Ali’yi İlah olarak görürler (a.g.e:228-229) İsmail Mutlu’ya (1994:229) göre, Hz. Muhammed hadislerinde Hz. Ali’ye bir grubun aşırı sevgi, bir grubun da aşırı düşmanlık sebebiyle helak olacağını bildirdi. Bunlardan birincisi Rafiziler, ikincisi Haricilerle Emevilerin Nasibi denilen koludur.

d. İsmailiyye: Şiilerden bir grup Cafer Sadık’ın oğlu Musa Kazım’ı tanırken, diğer bir grup ise Cafer Sadık’ın büyük oğlu İsmaili imam olarak tanırlar, İsmailiye Ortadoğu’nun eski dinleri ile Yeni Platonculuk’tan derledikleri ve Batınilik denilen bir akidenin temsilcisi olmuşlardır. Onlara göre namaz imamı sevmektir, hac ise imamı ziyaret etmektir. Oruç ise imamın sırrını açığa vurmaktan korunmaktır. Zina Batıni sırları açıklamaktır. Adem Hz. Ali, şeytan ise Ebubekirdir. Ebubekir Ali’ye secde et denildiği halde secde etmemiştir. Anadolu Alevileri, İmam-ı Cafer Sadık’ın oğlu Musa Kâzım’ı İmam olarak kabul eden gruptandır (a.g.e:214-216).

e. Dürzilik: Şiiliğin İsmailiye kolundandır. Onlara göre El-Hakim Allah, Hamza ise peygamberdir. Dürziler İslamın 5 şartını iptal etmişlerdir (a.g.e:222). Buhara’lı bir Türk olan (407/1016) tarihinde Mısır’a gelen Neştekin Er-Dürzi adında birisi ortaya çıkar. Neştekin, El-Hakim’in görüşlerini kendi lehine propaganda eder ve kendisini “yol gösterenlerin efendisi” olarak tanıtır. Neştekin aşırı fikirlerinden dolayı 510 tarihinde öldürülür. Sonra Hamza çevreye dailer göndererek herhangi bir ibadet zorunluluğu olmayan manevi bir inanç için taraftar toplamaya çalışır (Tercüman,1987: 53-54).

Dürzi toplumu akıllılar ve cahiller olmak üzere iki gruba ayrılır. Akıllılar, din işlerini bilen kişilerdir. Bunların özel kıyafetleri vardır, sigara ve şarap içmezler. Söze sadakat, şehvetten kaçınma, haram yememe, insan öldürmeme ve fasıklık, hırsızlık, zina ve riya gibi davranışlardan kendilerini alıkoyma bunların zorunlu görevlerindendir. Akıllıların önderleri, akıllıların üstünde bir tabakadır. Bunların en önemli özellikleri, uzlette yaşamak ve kutsal Dürzi eserlerini kopya etmektir (a.g.e:54).

Cahiller, Dürzilerin ikinci tabakasını teşkil eder. Bunlar Dürzi eserlerin aslını değil de şerhlerini okumaktan başka bir şey yapacak değildir. Bunlar sigara içebilir, refah içinde yaşabilir, dünya zevklerini tadabilirler. Dürzilik 4 esasta özetlenebilir:

1.ElHakim’i Allah bilmek
2. Emri tanımak ki, bu da Hamza b. Ali’dir.
3.Hududu tanımak. Bunlar Hamza ile beş vezirdir.
4.Yedi esası bilmektir: Kelime-i şahedet, namaz, oruç, hac, zekat, cihat, velayet
yerine konan yedi vasiyettir (a.g.e:54).

Dürziler’e göre ahiret, cennet, cehennem, arş, kürsi, hesap, ceza ve mükafat gibi şeyler hep bu dünyadadır (a.g.e.:56).


ramazansaman

0 Yorum | Yorum Yaz | Bağlantı

ALEVİLİK NEDİR? 323/11/2008

ALEVİLİK NEDİR?

Alevilere göre Hz. Muhammed’den sonra İslam dini bozulmuştur ve gerçek İslam’ın savunucusu Hz. Ali’dir. Hz. Ali, bütün Türkler’de yiğitlik ve kahramanlığın sembolüdür. Alevi toplumunda ise yiğitlerin alplerin bileşimidir. Oğuz gibi yiğit, Dede Korkut gibi bilgedir. Bir çok Alevi köyünde Hz. Ali’nin Türk olduğuna inanılır. Hz. Muhammed ile Hz.Ali, İbrahim Peygamber’in soyundan gelirler (Bozkurt, 1990: 106 -108).

2. Hz. Hasan:
Hz. Peygamber’in kızı Hz. Fatıma ile Hz. Ali’nin büyük oğullarıdır. Hicretin 2. Yılında doğduğu rivayet edilirse de kaynakların çoğunluğu 625 yılında doğmuş olduğunda birleşirler. Muaviye ile anlaştıktan sonra Medine’ye yerleşti ve burada 10 yıl yaşadıktan sonra Yezid B. Muaviye ile evlendirilmek vaadiyle karısı Ca’de Binti Eş’as B. Kays tarafından zehirlenerek şehit edildi. Baki mezarlığında annesi Hz. Fatıma’nın yanına gömüldü (Tercüman, 1987:163). Doç. İbrahim Sarıçam (1997:297)’a göre Hz. Hasan, karısının zehirlemesi yüzünden ölmüş olabileceği gibi, Muaviye ile yapılan savaşta almış olduğu yaralardan da vefat etmiş olabileceğini ileri süreler bulunmaktadır.

3. Hz. Hüseyin:
Künyesi Ebu Abdullah’dır. Lakabı Sıbt (torun) ve Şehid’dir. Hz. Ali ile Hz.Fatıma’nın oğullarıdır. Hicretin dördüncü yılında doğmuş (626); 10 muharrem 61/10 Ekim tarihinde Yezid’in ordusu tarafından Kerbela’da şehit edilmiştir. Gerek Hz. Hasan ve gerekse Hz. Hüseyin Hz. Muhammed’in en sevdiği torunlarıdır (Tercüman, 1987:104).

4. Ali Zeyne’l Abidin:
Künyesi Ebu Muhammed ve Ebu’l Hasan’dır. Lakabı, ibadet edenlerin ziyneti ve secde edenlerin efendisi anlamına gelen “Zeyne’l Abidin” ve “ Seyyidu’l Sacidin”dir. Babası İmam Hüseyin, annesi son İran hükümdarı Yezdcürd’ün kızı Şehribanu’dur. 5 Şaban 38/6 Ocak 659’da Medine’de doğmuş ve 22 Muharrem 95/17 Ekim 713 tarihinde vefat etmiştir. Medine’de baki mezarlığında gömülüdür (a.g.e:104).

5. Muhammed el-Bakır:
Künyesi Ebu Cafer’dir. Lakabı, ilim ve hikmeti yaran, ilmin derinliğine inmiş anlamına Bakırdır. 3 Safer 57/16 Aralık 676’da Medine’de doğmuş ve 7 Zilhicce 114/28 Ocak 733’de Medine’de vefat etmiş ve babasının yanına gömülmüştür.

Babası Ali Zeyne’l Abidin, annesi Hz. Hasan’ın kızı Ummü Abdullah’dır. O babası Zeynel-Abidin gibi siyasetten tamamen uzak kalmış ve ilimle meşgul olmuştur. Muhammed el-Bakır,bir çok hadis ve fıkıh imamı ile görüşerek fikir alış-verişinde bulunmuş olup, büyük bir hadis bilginidir (Fığlalı,1996:262).

6. Cafer es-Sadık:
Künyesi Ebu Abdullah, lakabı Sadıktır. 17 Rebiülevvel 80/23 Mayıs 699 tarihinde Medine’de doğmuş, 25 Şevval 148/15 Aralık 765 tarihine aynı yerde vefat etmiştir. Baba tarafından Hz. Ali’ye ve Hz. Fatma vasıtasıyla da Hz. Muhammed’e, ana tarafından ise Hz. Ebubekir’e dayanır. Medine’de bahçeli evinde dersler vermiştir. Kendisinden ders alanlar daha sonra fıkıh ve kelamın gelişmesinde önemli katkıları olan şahsiyetlerdir. Bunlar arasında Ebu Hanife, Malik Bin Enes, Mutezile’nin kurucusu Vasıl B. Ata ve meşhur kimyacı Cabir B. Hayyan bulunur (Fığlalı,1996 :264 -265).

Bütün kaynakların ittifakla bildirdiğine göre İmam-ı Cafer Sadık, ihlaslı, sabırlı, cömert, hoşgörülü, yiğit ve heybetli bir kişiliğe sahipti (Tercüman,1987:43). İmam-ı Cafer Sadık’ın; Zeydin, oğlu Yahya’nın, torunu Mehdi’nin, onun kardeşi İbrahim ve İsa bin Zeydin öldürüleceklerini önceden haber verdiği için kendisinin kerametlerine inanılmaktadır (İbn Haldun,1990:505).

7. Musa el-Kâzım:
Künyesi Ebu’l Hasan, lakabı Kâzım’dır. 7 Safer 128/8 Kasım 745 tarihinde Mekke ile Medine arasındaki Ebva’da doğmuş, babası Cafer es-Sadık, annesi ise Berberi bir kadın olan Hamide’dir. Siyasetle uğraşmamasına rağmen Abbasi Halifelerinin şüphesini çekmiştir. Bu yüzden Onu Abbasi Halifesi El-Mehdi, Bağdat’a getirerek hapsetti. Daha sonra Harun Reşid önce onu Basra’ya, sonra Bağdat’a nakleder, burada hapiste iken 25 Recep 183/1 Eylül 799 tarihinde Bağdat’ta vefat etmiş ve Kazımeyn’de Kureys Mezarlığına defnedilmiştir. İmam Musa Kâzım; alim, tasavvuf ehli, yumuşak huylu, cömert ve yardım sever bir zattı (Fığlalı,1996:266 267)

8. Ali er-Rıza:
Künyesi Ebu’l Hasan, lakabı Rıza’dır.11 Zilkade 148/29 Aralık 765 tarihinde Medine’de doğmuştur. Babası Musa el-Kâzım, annesi Şehd, Neciyye, Necme veya Mersiye adlı bir cariyedir. Ali er-Rıza, bilim ve tasavvuf ehli olması ile tanınmış, babasından hadis rivayet etmiş ve Medine’de Hz. Muhammed’in mescidinde fetvalar vermiş ve hayatının büyük bir kısmını siyasetten uzak geçirmiştir. Ancak Abbasi Halifesi Me’mun, ona kızı Habib’i vererek kendisine veliaht tayin eder. Bu olay Bağdat’ta tepki uyandırır ve halifeye karşı ayaklanarak Memun’un amcası İbrahim B. Mehdi’ye biad ederler. Me’mun bir ordu ile Bağdat’a gitmek üzere yola çıkar yanına Ali Er-Rıza’yı da alır. Ordunun Tus şehrine varışında fazla miktarda üzüm yemiş, taraftarlarına göre de Ali.B. Hişam tarafından verilen bir narı yiyerek zehirlenmiş ve 3 gün sonra bir hastalıktan 29 Safer 203/5 Eylül 818 tarihinde vefat etmiştir. Buna çok üzülen Me’mun, cenaze namazını bizzat kendisi kıldırır ve 1 yıl önce ölen babası Harun Reşid’in gömüldüğü Tus şehrinin Senabad köyüne, babasının türbesine defneder. Daha sonra burası Meşhed adıyla büyük önem kazanır (a.g.e:267-269).

9. Muhammed et-Taki:
Künyesi Ebu Cafer, lakabı Taki’dir. Bazen Cevad ve İbnu’r-Rıza da denilir. 15 Ramazan 195/11 Nisan 811 tarihinde Medine’de doğmuş ve 30 Zilkade 220/25 Kasım 835’de Bağdat’ta ölmüş ve Kazımeyn’de defnedilmiştir (Tercüman,1987 :104).

10. Ali en-Naki:
Künyesi Ebu’l-Hasan’ül-Askeri, en meşhur lakabı, El-Hadi ve En-Naki’dir. Babası Muhammed El-Cevad (et-Taki), annesi mağripli bir cariye olan Semane’dir. 212/7 Mart 828’de Medine civarında doğmuştur. En-Naki, Medine’ye yerleşir ve orada bilimle uğraşır. Zamanla Ehl-i Beyt taraftarlarının çok olduğu Irak, İran, Mısır gibi yerlerden çok sayıda insan ondan ders almaya gelirler. Halife El-Mütevekkil, evinde çok sayıda insan toplandığı ve silahların bulunduğu ihbarı üzerine evinde arama yaptırır. Eve gelenler onu kıbleye dönmüş ibadet yapar halde bulurlar. Halife El-Mütevekkil onu Samarra’da ikamete mecbur eder. Orada 20 yıl 9 ay yaşadı ve 3 Recep 254/28 Haziran 868 tarihinde vefat etti ve Samarra’da evine gömüldü (Fığlalı,1996:270-271).

11. Hasan el-Askeri:
Künyesi Ebu Muhammed, lakabı; Hadi, Er-Refik ve Ez-Zeki’dir. Samarra’da El-Asker adlı bir mahallede oturduğu için El-Askeri’dir. 8 Rebiul’ahir 232/2 Aralık 846 tarihinde Medine’de doğmuştur. Hasan El-Askeri babası ile birlikte 2 yaşında iken Samarra’ya gelmiş ve orada yetişmiştir. Kendisinin Hintçe, Türkçe ve Farsça dillerini bilen bilgin bir şahsiyet olduğu rivayet edilir. Bilginliğinin yanında kerem sahibi, bağışlayıcı ve sakin bir tabiata sahipti ve 8 Rebiulevvel 260/2 Ocak 873 tarihinde vefat etmiş ve babasının yanına gömülmüştür (a.g.e:271 -272).

12. Muhammed el-Mehdi:
Künyesi Ebu’l Kasım, lakabı Muntazar, Huccet, Sahibu’z-Zaman
ve Mehdi’dir.15 Şaban 255/30 Temmuz 869 tarihinde doğmuştur. Şiilere göre babası Hasan el-Askeri’nin vefatından sonra gizlenmiştir ve halen sağdır. Kıyametten önce ortaya çıkarak zulümle dolmuş dünyaya adaleti getirecektir (Tercüman,1987:104).

ramazansaman

0 Yorum | Yorum Yaz | Bağlantı

ALEVİLİK NEDİR? 223/11/2008

ALEVİLİK NEDİR?

Oniki İmamlar

1. Hz. Ali:
Künyesi Ebu’l Hasandır. Ebu Turab, el-Murtaza, Haydar, Esadullah gibi lakapları vardır. Fil yılının 30. senesi Recep ayının on üçüncü (29 Temmuz) günü doğdu. Hz.Muhammed’in amcası Ebu Talib’in oğlu ve aynı zamanda Peygamberin damadıdır (Tercüman, 1987:103). 5 yaşından itibaren Hz. Muhammed’in yanında büyümüştür. Hz. Muhammed’e Hz. Hatice’den sonra ilk inanan, Peygamberin terbiyesi altında yetişen Kur’an ve sünneti en iyi bilen, gerek Hz. Ebubekir ve gerekse Hz. Ömer zamanında kendisine akıl danışılan bir sahabedir (Fığlalı,1996 :238-240).

Hz. Ali, Hz. Muhammed’in Medine’ye göç edeceği gün onun yatağına yatarak müşrikleri
oyaladıktan sonra Peygamberin emanetlerini sahiplerine iade edip Hz. Fatma ve annesi Fatma Binti Esad ile birlikte Medine’ye hicret etti. Hz. Ali, Peygamberin terbiyesi altında büyüyen,her yönden iyi yetişmiş, özellikle Kur’an ve sünneti, bilimi, helal ve haramı iyi bilen sahabe unvanını kazanmıştır. Ebubekir ve Ömer zamanlarında sahabeler içinde mutlaka kendisinden akıl danışılan bir isim olmuş, tarih ve tabakat kitaplarında “Ebubekir ve Ömer’in Müftüsü” olarak adı geçmiştir. O varını yoğunu fakirlere dağıtan, vefası, cömertliği ve Müslümanların haklarını gözetip korumakla şöhret kazanmış yüce bir şahsiyetti (a.g.e:239-243).

Hz. Muhammed Miraca çıktığında Tanrı kendisine sırlarla dolu nurlu yetmiş bin kelime söyledi. Bunlardan otuz beş binini açıklamakta serbestsin, bunları hayırlı dostlarına ve istediğine söyle, geriye kalan otuz beş binini gizle, buyurdu. Peygamberimiz bu sözlerden bir kısmını kerim ashabına söyledi, geriye kalan sırlarından on binini Hz. Ali’nin kulağına fısıldadı. Hz Ali, bu metin sırlar ve nurlarla dopdolu olduğu vakit heyecanlanarak ve feryat ederek çöllere gider, başını kuyuların içine sokar, ah vah eder, manalar saçar ve daima: “Perde kalksaydı yakıynim artmazdı” buyururdu (A. Eflaki II,1995:171-172).

Hz. Ali’nin üç yüce adeti vardı. Bunlardan birincisi, eve misafir geldiğinde önüne bal çıkarmak; ikincisi fakir ve zavallılara şalvar giydirmek; üçüncüsü ise, mescitlere çerağ göndermekti. Hz. Ali’nin yakınları bu üç adetinin sırrını sorduklarında O buna şu cevabı vermiştir: Fakir misafirlerin ağızları tatlanınca hakkımda dua etmeleri; “insanlar kıyamet gününde çıplak olarak haşrolunacaklar”, hadisine göre o günde çıplak olarak dirildiğimde, avret yerimi kapatacak bir şeyimin olması; Yüce Tanrı’nın benim karanlık mezarımı kendi lütfu ile nurlandırması ve beni ışıksız bırakmaması için bunları yapıyorum (A. Eflaki I,1995:441).

Alevi inancına göre, Allahü Taala evreni yaratmadan önce Hz. Muhammed ile Hz.Ali’nin nurlarını yarattı ve evreni bu nurların ışığı ile aydınlattı. Tanrı şeriatı Hz. Muhammed’e, tarikatı ise Hz. Ali’ye verdi. Alevi cemlerinde delil uyandırmak maksadıyla yakılan çerağ (mum) Hz. Ali’nin nurunu temsil eder ve onun için bu kutsaldır (Bozkurt,?:157).

Tanrı, Nur Suresi 36. Ayette; “(Bu kandil) bir takım evlerdedir ki, Allah (o evlerin) yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Onların içinde sabah-akşam O’nu tesbih ederler.” buyurarak, insanlara bu çerağın ibadet yapılan mekânlarda yakılmasını emretmiştir. Görüldüğü gibi Alevi dergâhlarında yakılan mum, yukarıdaki ayete ve tasavvufi inanca dayanmasına rağmen, bu törenlerin gizli olması ve Sünnilerce mahiyetinin anlaşılamaması sebebiyle, zaman zaman mum söndü gibi suçlamalara neden olabilmektedir.

Mevlana’nın rivayetine göre, Hz. Ali bir gün sabah namazına gidiyordu, önünde yaşlı bir Yahudi’nin yürümekte olduğunu gördü. Ali; insanlığı, civanmertliği ve ahlakının yüceliği ile o ihtiyara saygı gösterip onun önüne geçmedi ve arkasından yavaş yavaş yürüdü, fakat sabah namazının birinci rekatını kaçırdı. Bunun üzerine Cebrail Hz. Muhammed’e gelerek kendisini Tanrı’nın gönderdiğini ve bir Yahudi’ye saygı göstermesi yüzünden Ali’nin, yüz senelik ibadetten daha hayırlı olan sabah namazının birinci rekatının sevabından mahrum kalmadığını bildirdi (Eflaki I,1995:285).

Fütüvvet, peygamberlerden Hz. Muhammed’e geldi. Kıyamette her peygamber kendi derdine
düşerken O, “ümmetim, ümmetim” diye halkın kaydına düşecektir. Fütüvvet, Hz. Muhammed’den Hz. Ali’ye geçti. Hz Muhammed: “Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır ve Ali
bendendir, ben Ali’denim, buyurmuştur. Hz. Ali Fütüvvet kutbudur ve 17 kişinin belini
bağlamıştır. Bunların başında Selman-ı Farisi gelir. O da Hz. Ali’nin emriyle bazılarının bellerini bağlamıştır. Böylece şedd erkanı (kemerbestlik), Hz. Muhammed, Ali ve Selman vasıtasıyla kurulmuş bir silsile meydana getirmiştir (Arslanoğlu,1977:20).

Bir gün bir dilenci gelmiş ve bir şey istemişti. Peygamber, buna bir şey verin, dedi. Ali kalktı, gitti ve bir dinar, beş dirhem ve bir kap yemek getirdi. Hz. Muhammed sorunca dedi ki: “O istediği zaman içimden bir parça yemek vermeyi geçirdim. Derken hatırıma beş dirhem vermek geldi. Giderken bir dinarım var, onu da vereyim, dedim. Hatırıma geleni ve içimden geçeni vermemezlik edemezdim.” İşte bunun üzerine Hz. Peygamber: “La feta illa Aliy: Ali’den başka er yok” dedi (Arslanoğlu,1977:15).

Hz. Ali: “Bana ayıplarımı gösteren kimseye Tanrı rahmet etsin. Ben iyi huyumla insanlara galip gelirim, imkanım nispetinde onları ıslah ederim. Bana söylemek düşer, kabul ettirmek benim elimde değildir” demiştir (A. Eflaki II, 1995:59).

Hz. Ali’nin yolunun şartı 6 olarak kabul edilmektedir:

1.tövbe
2.teslim
3.ölüm
4.takva
5.kanaat
6.uzlettir (Arslanoglu,1997:49).

ramazansaman



0 Yorum | Yorum Yaz | Bağlantı

ALEVİLİK NEDİR? 123/11/2008
 

ALEVİLİK NEDİR?

Aleviliğin ne olduğu, gerek Aleviler ve gerekse bu grubun dışında bulunan kişiler ve bilim adamları tarafından tartışılmaktadır. Bu çabalarda genellikle görülen, objektif Aleviliğin ne olduğunu ortaya çıkarmak yerine, kişilere göre Aleviliğin ne olması gerektiği üzerinde toplanmaktadır. Şüphesiz bu tip çalışmaların da yararsız olduğu söylenemez. Ancak bu çalışmalar, sosyal bilim yöntemiyle sosyal gerçeğin araştırılmasından çok, konuya felsefi tarzda bir yaklaşım mahiyetini taşımaktadır.

Bu yazıda, konunun felsefesinin yapılmasından çok çeşitli materyallere ve canlı kaynaklara dayanarak sosyal bir gerçeklik olarak Aleviliğin ne olduğu üzerinde durulacaktır.

En başta Alevi, Peygamber ailesi ve taraftarları anlamına gelir (İbn Haldun, 1990:579). Ali tarafını tuttukları için bu manada Ali’nin ordu komutanlarından Abbasoğlu Abdullah,Yasiroğlu Ammar gibi sahabeler de Alevidir. Daha Ali’nin sağlığında onu en üstün sahabe,Halifeliğe en layık insan sayanlara ve Ali’nin komutanlarından Malik-i Eşter ve Sa’saa gibi kimselere de Alevi denmiştir (Yörükan,1998:463).

Arapça’da Alevilik, Ali’ye mensup, Ali’ye ait anlamlarına gelir. Mezhepler tarihi ve tasavvuf edebiyatında ise, Hz. Ali’yi sevmek, saymak ve her hususta ona bağlı olmak anlamlarında kullanılmıştır. Bu bakımdan Hz. Ali’yi seven, sayan ve ona bağlı olan kimseye “Alevi” denir (Fığlalı, 1996:7).

Ali sevgisinin normal ve kabul edilebilir ölçüsü yanında bunun derece derece Hz.Ali’yi Tanrılığa vardıracak kadar marazi şekilleri de bulunmaktadır. Bu sevgi ve saygı, çok defa “Ehl-i Beyt” sevgi ve saygısı ile bir arada bulunmaktadır. Ev halkı anlamına gelen “Ehl-i Beyt”ten kastedilen, Hz. Muhammed’in ailesi ve soyudur. Rivayete göre bir gün Hz.Muhammed; kızı Fatma, damadı Hz. Ali ve torunları Hasan ile Hüseyin’i hırkasının, abasının altına alarak onları korumuş, şefkat göstermiş ve elini abasının üstüne koymuştur. Bundan sonra kendisi ile 5 kişi olan ocak mensupları, aile üyeleri “Ehl-i Beyt” adıyla anılır olmuştur (Eröz,1990:33).

Cibali Ocağı Dedesi ve taliplerine göre Alevilik; Allah’a kul, Hz. Muhammed Mustafa’ya ümmet, İmam Ali’ye talip olan, Ehl-i Beyt’i seven ve İmam Hüseyin’in yolundan giden topluluğun kabul edip benimsediği inanç biçimidir. Yani İslamlık eşittir Aleviliktir. Bu tanıma bağlı olan ve yaşamında bunu uygulayan kişi Alevidir (Arslanoğlu,99/12:116).

Alevî: Eline, diline ve beline sahip olan, kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına yapmayan; büyüğüne saygılı, küçüğünü seven, anaya, babaya ve komşusuna saygılı ve itaatkar olan, konuğu Hakk bilip saygıda ve ağırlamada kusur etmeyen; kadını erkeğe eşit gören; 72 milleti bir görüp Yaradan’dan ötürü seven; Allah’ın ademde (insanda) sır olup mekân tuttuğuna ve ademde tecelli ettiğine inanan; her türlü iyiliğin Tanrıdan geldiğine ve her türlü kötü fiilin insanın nefsi nedeniyle insandan olduğuna inanıp iman eden; alçak gönüllü olmayı kendisine düstur edinmiş, başka kişileri kendinden üstün sayan kişidir (a.g.y:116).

Dede Mustafa Güvenç (1999:42)’e göre Alevilik, Kur’an’dan sonra Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyt’in içtihatlarına öncelik veren, bütün insanlığı kucaklayan ve insanlar arasında ırk,renk, soy-sop ayrımı gözetmeyen bir İslami yorumdur. Alevilik, İslam dininin bozulmamış şekli olup aynı zamanda Nazenin tarikatı, Muhammed Ali yolu ve erkânıdır.

İsra Suresi 71.ayette:”Her insan topluluğunu önderleri (imam) ile birlikte çağıracağımız o günde kimlerin amel defteri sağından verilirse, onlar, en küçük bir haksızlığa uğramamış olarak amel defterlerini okuyacaklardır” buyrulmaktadır. Alevi inancına göre bu ayet gereği Müslümanların mutlaka bir imama tabi olmaları gerekir. Bunlar Hz. Ali soyundan gelen imamlar olup, günümüzde Türkiye’de bunları takip edenler, Alevi dedeleri olarak kabul edilmektedir.

A.Şianın Kolları


a. İmamiye

İbn Haldun (1990:579)’a göre Aleviler, Hz. Ali’yi imam diye andılar. Halifenin özelliklerinden olan imameti anlatmak ve mezheplerine göre Ali’nin namazlarda imam olarak cemaata namaz kıldırmağa Ebubekir’den daha layık olduğuna işaret etmek üzere Ali’ye imam adını verdiler.

Bundan başka İmamiye, Hz. Muhammed’in vefatından sonra halifeliğin Hz. Ali ve onun Fatma’dan doğma oğullarının hakkı olduğunu kabul edenlerin inançlarına verilen addır. Onlara göre, mümin olmak için imamı bilmek ve tayin etmek şarttır. İmamı bilmek dinin temelidir. Hz. Muhammed, Tanrı’ya ortak koşanlar ile ilgili ayetleri Araplar’a okumak üzere Hz. Ebubekir’i göndermiş ise de Peygambere kendi ailesinden birisini göndermesi vahiy ile emredilince Hz. Ali’yi göndermiştir. Ayrıca Tanrı elçisi, Ali’nin katıldığı bütün gazalarda Ali’den başkasını komutan tayin etmemiştir. Ebubekir ile Ömer’e gazalardan birinde Usame bin Zeyd, diğer bir gazada ise Amr İbn As komutanlık yapmıştır. İmamiye’ye göre bütün bunlar, Hz. Muhammed’in kendisinden sonra Hz. Ali’yi kendisine halef tayin etmiş olduğuna ve kendisinden sonra halifeliğin onun oğullarına geçeceğine işarettir (İbn Haldun,1990:497-499).

İmamet için 4 şartın yerine gelmesi gerekiyor:

1.İmamın bilim sahibi olması
2. İmamın adaletli olması
3. İmamın ehliyetli olması
4. İmamın akıl sahibi olması.

Akıldan kastedilen, iş ve uygulamaya etki edecek derecede duygu ve organlarında kusurlu olmamaktır (a.g.e:486).

İmamiye, hem itikat hem de ibadet ve muamelatta İmam Cafer Sadık’ın görüşlerine dayandığı için buna Caferiyye de denilmektedir. Bunlar 12 imam inancını benimsemişlerdir.

ramazansaman

0 Yorum | Yorum Yaz | Bağlantı

Dindarlık, Depresyon, ve İntihar-323/11/2008

  Dindarlık, Depresyon, ve İntihar-3

Din ve intihar arasındaki ilişkiyi izaha çalışan ve çevre şartlarını içeren diğer bir tartışma da toplumsal bağlar teorisidir. Pescosolido ve Georgianna (1989) üç toplumsal ve tarihsel eğilimin (evangelicalism, secularization ve ecumenicalism) Durkheim'dan beri din ve toplum arasındaki ilişkiyi değiştirdiğini vurgulayarak, Durkheim'ın teorisinin yeniden formüle edilmesi gerektiğini ileri sürdü. Bu araştırmacıların Amerika'daki 27 mezhebi içine alan ve 404 ilçeden (250.000 veya daha fazla nüfuslu) grupları kapsayan çalışmaları Katolisizm ve bazı Protestan mezheplerin intihara karşı koruyucu vazife gördüklerini ortaya çıkardı. Fakat diğer bazı Protestan mezheplerinin olduğu bölgelerde de intiharın yüksek olduğu gözlendi.

Din ve Depresyon

Dindarlık depresyonu en azından 3 yol veya şekilde etkileyebilir (Idler, 1987). Birincisi, "toplumsal bağlılık" (social cohesiveness) hipotezine göre din, dinî çevreden gelen toplumsal destek sağlar. Böyle bir destek hem duygusal, hem entellektüel, hem de depresyon riskini azaltan diğer bazı özellikleri bireye kazandırır. İkincisi, tutarlılık (coherence) hipotezine göre din kadere boyun eğme (fatalism) yerine ümit ve iyimserlik (optimism) duygusu vererek depresyonu azaltır. Üçüncüsü, theodicy hipotezidir ki, buna göre din elem ve ısdırapları negatif olarak algılama potansiyelini olumlu yönde değiştirir. Stack'ın (1983b) daha önce bahsedilen dine bağlanma teorisi bu prosesin örneklerini ortaya koyar. Aslında bu üç hipotez birbirinden tamamıyla ayrı şeyler degildir, üçü de bir anda meydana gelebilirler.

Amerika'da depresyon üzerine yapılan araştırmaların çoğu aslında öğrenciler (Brown Lowe, 1951; Mayo, v.dğr., 1969), yaşlılar (Idler, 1987), ve kırsal kesimdeki kadınlar (Hersgaard Light, 1984) gibi toplumun genelini temsil etmeyen denekler üzerinde yapılmaktadır. Bu çalışmalar arasında Stack'ın (1985a) ve Spendlove ve arkadaşlarının (1984) çalışmaları din ile depresyon arasında bir ilişki bulamamışlardır. Dinin depresyonu önlediğini bulgulayan araştırmalar ise Brown ve Lowe'un (1951), Hertsgaard ve Light'ın (1984), Mayo ve arkadaşlarının (1969), ve Hathaway ve Pargament'in (1990) çalışmalarıdır. McClure ve Loden'in (1982) araştırması dinî faaliyetlerin depresyon ihtimalini azalttığını ortaya çıkarmıştır, ama dinî faaliyetlerin bireyin hayat stresini yenmesine fazla bir katkısı olmadığı gene aynı araştırmanın bulguları arasında yer almıştır. Idler (1987) aynı zamanda deneklerinin sağlık durumlarını kontrol eden çalışmasında, bireysel veya toplumsal dinî yaşantının (erkeklerde) depresyonla bir ilişkisi olmadığı bulgusunu elde etti. Yani dinî yaşantısı düşük seviyede olanlar daha çok depresyon tecrübe ettiler, fakat bu dinî katılımın eksikliğinden dolayı değil fiziksel sağlıklarının yerinde olmamasından kaynaklanıyordu. Aynı çalışma kadınlarda toplumsal dinî yaşantının (mesela kiliseye gitme, dindar arkadaşlar edinme gibi) depresyonu düşürdüğü neticesine vardı. Bireysel dinî yaşantı kadınlarda aynı neticeyi, yani dinin depresyonu engellediği neticesini vermedi. Dolayısıyla, bu sınırlı ve yetersiz bulgular din ile depresyon arasında negatif bir ilişki bulunduğunu iddia eden teorilere destek vermektedirler.

Bu çalışmaların Amerikan toplumunun geneline teşmil edilip edilemeyeceği pek kesin değildir. Sistematik bir karşılaştırmanın yapılabileceği tek çalışma Stack'ın (1985b) Amerika'nın Midwest bölgesinde din ile depresyon arasında bir ilişki bulamadığı çalışmasıdır. Bunun yanında Martin ve Stack'ın (1983) ülke çapında örnekleme metoduyla yine aynı depresyon ölçeğini ve kontrol metodunu kullanarak yaptıkları araştırma da ise din ve depresyon arasında bir ilişki bulunmuştur. Fakat aynı araştırma, dinin, depresyonu engellemedeki rolünün çok az olduğunu da ortaya koymuştur. Yine aynı araştırmaya göre eğitim seviyesinin, kiliseye gitme ve ahirete inanma gibi dinî inanç ve ibadetlerden 5 kat daha fazla depresyonla alakası vardır.
Din ve depresyon arasındaki ilişkiyi ihtiyatla karşılamamızı gerektiren nedenler arasında, ruh sağlığını konu edinen araştırmaların ortaya çıkardığı bazı bulgular da mevcuttur. Bunlar depresyonun zıddı olan mutluluk veya depresyonun bir boyutu olan yalnızlık hissi olabilir. Genellikle dinin bu mefhumlarla münasebeti olduğu pek vurgulanmamıştır. Mesela, dinin 4 boyutundan (örneğin kiliseye gitme, ahirete inanma gibi) hiçbirisi mutlulukla münasebetlendirilmemiştir (Steinitz, 1980). Fakat bazı çalışmalar yalnızlık hissi ile din ve depresyon ilişkisini incelediler. Mesela, Schwab ve Petersen'in (1990) araştırmasında hiçbir sıfatı dikkate alınmadan bir Tanrıya inanma ile yalnızlık hissi arasında bir ilişki bulunmamıştır. Fakat aynı çalışmaya göre gazaplı (wrathful) bir Tanrıya inanma yalnızlık hissini artırırken, yardımsever (helpful) bir Tanrıya inanma yalnızlık hissini azaltmaktadır. Yine de bu çalışmalar toplumun genelini temsil etmediği için kuşkuyla karşılanmalıdır.

Sonuç

İntihar ile din arasında bağlantı kuran teori ve çalışmaları gözden geçirmiş bulunmaktayız. Bu teoriler dinin çeşitli boyutlarını vurgulamakla beraber hepsi de dinin intihara karşı bir görev icra ettiğinde birleşmektedirler. Durkheim'in (1966) kuvvetli ve yoğun olan dinî inanç ve ibadetlerle intihar arasında gördüğü ilişki üzerine kurduğu teorisi son zamanlarda yapılan çoğu araştırmadan destek bulmamıştır. Bunun yerine yeni teoriler ortaya konmuştur. Mesela, Stack'ın (1883b) dine bağlılık/dinî inanç (religious commitment) teorisi ahirete inanma gibi bir kaç temel dinî inancın intiharı engellemede önemli bir etken olduğunu vurgulamıştır. Bu teori kiliseye gitme ya da dinî yayın gibi dindarlık ölçülerini kullanan birçok başka araştırma tarafından da desteklenmiştir. Diğer bir teori de toplumsal çevre (social context) üzerinde durmaktadır. Bu teoriyi destekleyen araştırmalar hiyerarşik bir yapıya sahip olmayan, fertler arasındaki ilişkilere önem veren dinlerin intiharı engellediği yolunda deliller bulmuşlardır (Pescosolido Georgianna, 1989).

Din ve intihar üzerine yapılan araştırmaların en belirgin eksikliklerinden birisi araştırmaların çoğunun Amerikan toplumu üzerinde yapılmış olmasıdır. Dinî açıdan heterojen olan bir toplumu yansıtan bu teorilerin doğruluğu, resmi devlet dinî olan ülkeler de dahil olmak üzere birçok ülkede denenemez. Bunun yanında dine bağlılık/dinî inanç yaklaşımına dayalı araştırmalar birçok ülkede denenebilir. Bununla beraber belli bölgeleri çaprazlama yöntemiyle analiz eden araştırmalar (bk. Breault Barkey, 1982) bu bakış açısını desteklerken, bir ülke için uzun bir zaman dilimini analiz eden araştırmalar desteklememektedirler (bkz. Stack, 1990).

Tittle ve Welch'e (1983) göre din, toplum düzenine aykırı davranışları, en çok toplumdaki diğer kurumların zayıfladığı zaman etkiler. Dolayısıyla Amerika şartları dinin intihar olaylarına etki etmesi için uygun toplumsal özellikleri taşıyor gözükmektedir. Mesela, Amerika en yüksek boşanma ve işsizlik oranına sahip ülkelerden birisidir. Bunun yanında politik kurumların canlılığının bir göstergesi olan seçimlerde oylamaya katılma oranı en düşük olan ülkelerden birisidir. Bu durumda din hayatı kurtarabilir. Eğer Amerika'daki toplumsal kurumlar güçlü olursa insanlar daha az stresle karşılaşacaklar ve belki de (stresi yenme açısından) dine olan ihtiyaçları azalacaktır. Böyle bir durumda dinî temayüller intiharla ilgili davranışları etkilemeyebilir.

Küçük çaplı araştırmalar dinle depresyon arasında negatif bir ilişki olduğu görünümünü vermektedir. Yani dinin, intihara karşı insanları tecrit ettiği neticesine varmaktadırlar. Fakat bu araştırmalar Amerikan toplumunun genelini temsil etmeyen denekler üzerinde yapıldığı için ihtiyatla karşılanmalıdır. Dolayısıyla bu sahada nüfusun genelini temsil eden örnekleme yöntemiyle yapılacak araştırmalara ihtiyaç vardır. Buna rağmen hali hazırdaki bulgular, intihar üzerine yapılan araştırmalar ile uyum sağlamaktadır. Eğer bundan sonra yapılacak araştırmalar dinin, depresyonu azalttığı neticesini verecek olursa, dinin grup seviyesinde de intihar riskini azalttığı yolunda elimizde sağlam bir temel olacak demektir.

ramazansaman

0 Yorum | Yorum Yaz | Bağlantı

Dindarlık, Depresyon, ve İntihar-223/11/2008

Dindarlık, Depresyon, ve İntihar-2

Din-İntihar İlişkisinin Yeniden Formülasyonu

Dinî İnanç ve İntihar

Durkheim'ın dinî entegrasyon teorisine karşılık bazı araştırmacılar dinin intihar üzerindeki (daha genel) etkisini ölçen yeni ölçüler ve teoriler geliştirdiler (bk. Stark Bainbridge, 1980; Stark v.dğr., 1983; Stack, 1983c). Yani araştırmalar hadiseye Protestan-Katolik dinî entegrasyonundan öte bir fenomen olarak bakmaya başladılar (bkz. Breault, Barkey, 1982; Breault, 1986).

Dinî inançların bir kaç temel unsuruna bağlanma belki intiharı önlemede bir kalkan vazifesi görebilir. Durkheim'ın teorisinin aksine dinî inançların yoğunluğu o kadar ehemmiyetli olmayabilir. Mesela, Hz. İsa'nın babasız doğumuna (Virgin Birth) inanmak kişiyi hayata bağlamak bakımından ahirete inanmak kadar ehemmiyet taşımayabilir.
Stack (1983b) dine bağlanma/dinî inanç ve intihar arasındaki ilişkiyi ortaya koyduğu teorisinin temel önermelerini şu şekilde belirlemiştir.

Birincisi, ahiret hayatı mutluluk vadettiği için, mesela işsizlik, boşanma, fakirlik vb. den dolayı strese giren insanlardaki zorlu sıkıntıyı pozitif yönde dengeleyebilir. Eğer insanlar bu stresi ahiret inancından kaynaklanan ebediyet mefhumuna bağlı olarak kısa süreli bir fenomen olarak görürlerse strese tahammül güçleri daha fazla olur.

İkincisi, elem ve kederler bir mana içeriyor olabilirler; Tanrı'nın iradesi böyledir. Başa gelen kötülüklerin bir başka anlamı da, hüzün ve kederlere gösterilen sabır ve başa çıkmanın değerini göstermede yatmaktadır.

Üçüncüsü, Tanrı'nın gözetlediğine ve insanların elemlerini bildiğine olan inanç insanları daha tahammüllü kılar.

Dördüncüsü, din, toplumun materyalist anlayışa dayalı sınıflandırma sistemine alternatif olarak kutsal bir rütbe ya da sınıflandırma sistemi sunar. Dolayısıyla birey öz saygısını/haysiyetini (self-esteem), özellikle birey toplumun hiyerarşik düzeninde başarısız olmuşsa, ruhsal açıdan başarılı olma hedefiyle geliştirebilir.

Beşincisi, duyan ve isteklere cevap veren bir Tanrı'ya olan inanç bazı insanların sıkıntılı hayat şartlarını başarıyla atlatmalarını sağlayabilir.

Altıncısı, din genellikle fakirlikten övgüyle bahseder. Mesela, İncil'e göre devenin iğne deliğinden geçmesi zengin bir kimsenin cennete girmesinden daha kolaydır.

Yedincisi, Şeytan'ın varlığına olan inanç kişiyi kötülüklere karşı mücadeleye sevkeder.

Sekizinci ve son olarak, dinler ideal rol modelleri (ideal tip insan) takdim ederler. Mesela İncil’deki Eyüp Peygamber modeli bunlardan birisidir. Bu "model"deki insanlar, elem ve sıkıntılara göğüs germişler ve zorluklar karşısında intihara teşebbüs etmemişlerdir. Bu sekiz madde elbette hayat kurtaran inançlar listesi olarak görülmemeli, fakat bir kaç temel inanç unsurunun nasıl intihar riskini azalttığını gösteren örnekler manzumesi olarak değerlendirilmelidir.

Dine bağlılık ve intihar üzerine yapılan ilk araştırmalar bir kaç devleti içine alan geniş kapsamlı araştırmalardı ve dindarlık ölçüsü olarak da, dinî içerikli kitapların, dinî içerikli olmayan diğer kitaplara olan yayın oranını baz alıyorlardı. Wuthnow (1977) da araştırma yöntemini savunmuştur. Bu yöntem aynı zamanda dindarlığın ibadet, dinî kurumlara üye olma vb. gibi diğer boyutlarını ölçme için de kullanılmıştır. Stack'ın (1983b) 25 endüstrileşmiş ülkeyi içine alan çalışması dindarlık oranının yüksek olduğu yörelerde intihar oranının düşük olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu bulgu özellikle kadınlar için geçerlidir. Breault ve Barkey (1982) 42 ülkeyi içine alan araştırmalarında dinî yayınların intihara etkisi olup olmadığını araştırdılar ve dinî yayınların yoğun olduğu bölgelerde intihar oranının az olduğunu buldular. Fakat bu araştırmalar bir ya da bir kaç yıl gibi kısa dönemleri kapsadığı için kuşkuyla karşılanmalıdır. Mesela yukarıdaki çalışmaların aksine 1950-1980 dönemine yönelik Danimarka ve Norveç'i içeren bir araştırmada, dinî yayınlarla intihar arasında önemli bir ilişki olmadığı sonucuna varılmıştır (Stack, 1989, 1990).

Bazı araştırmalar, dindarlığın ölçüsü olarak kilise üye sayısını ölçü olarak kullandılar ve büyük şehirleri tahlil ettiler. Stark ve arkadaşları (1983) Amerika'nın büyük şehirlerinde yaptıkları araştırmalarda kilise üyeliği ile intihar arasında negatif bir ilişki buldular. Stark ve arkadaşlarının bu bulgusu yetersiz kontrol metodu kullanmalarının bir neticesi olabilir. Mesela Bainbridge'in (1989) Amerika'nın 75 büyük şehir bölgesini içeren araştırması, Stark ve arkadaşlarının bulgularıyla bağdaşmayan sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Bainbridge, grup hayatına bağlılığı zayıflatan coğrafî değişkenliği kontrol eden bir metod uygulayınca kilise üyeliği ile intihar arasındaki kuvvetli ilişkinin ortadan kalktığı gözlenmiştir..
Bazı araştırmalar kilise ayinlerine katılımı dindarlığın ölçüsü olarak ele aldılar ki, bu hem Durkheim'in bakış açısından hem de dindarlık açısından yorumlanabilir. Bu çalışmalar kilise ayinlerine katılımı intihar oranlarını açıklamada hem önemli bir faktör, hem de bir değişken olarak tayin ettiler. Fakat (örneğin) boşanma oranını da dikkate alan bir kontrol metodu kullanmadıkları için bu araştırmalara temkinle bakmak gerekir (Stack, 1983a). Diğer bir çalışma da dine bağlılığın ve ailesel bütünleşmenin toplumsal davranışın (collectivism) daha genel bir göstergesi olduğuna işaret etmiştir. Din sosyolojisindeki yeni gelişmelerden (D'Antonio Aldous, 1983) esinlenerek Stack (1985a) Amerika'da dinî eğilimin aileyle yakın bağı olduğunu ileri sürmüştür.

Buraya kadar özetlemek gerekirse, dine bağlılık konusundaki araştırmaların birbirlerinden farklı neticeler ortaya koydukları söylenebilir. Fakat kuvvetli olmasa da ortak görüş, dinin intihar riskini azalttığı yönündedir.

Yeni formülasyonlar: Toplumsal Şartlar ya da Çevrede Din ve İntihar

Bazı araştırmacılar din ve intihar modelinin özel sosyal şartlarda daha iyi anlaşılabileceği kanaatindedirler. Yani dinin yalnızca bazı durumlarda intihar üzerine bir etkisi söz konusu olabilir. Mesela, Amerika'da Katolisizm'in güçlü olduğu New England'da Katolisizm intihar oranını düşürebilir (Maris, 1981; Pescosolido, 1990). Fakat Louisiana'da Katolisizmin intihara karşı bir kalkan olabileceği iddia edilemez (Bankston v.dğr., 1983). Dinin intihar oranını düşüreceği ortamları anlamak için dinin güçlenmesini sağlayan tarihî faktörleri dikkate almak gerekebilir.

Yakın geçmişteki toplumsal şartlar hakkında yapılan araştırmalar, kentsel kesimin özellikleri veya dinî grupların üyeleri arasındaki bağları güçlendirerek organize olma özellikleri, ya da belli bir bölgede aynı dinden olanların nüfus yoğunluğu gibi bazı faktörlerin önemi üzerinde durmaktadır (Kowalski v.dğr., 1987; Faupel v.dğr., 1987; Pescosolido Georgianna, 1989). Toplumsal şartlarla ilgili bütün bu tartışmalar Durkheim'a reddiye değil, ona bir katkı ya da tashih tarzında anlaşılmalıdır (bk. Pescosolido, 1990).

Faupel (1987) Durkheim'in The Division of Labor in Society adlı eserine dayanarak kentsel çevrede dinin intihar üzerine etkisini belirleyen bir teori ortaya koydu. Durkheim'a göre kentsel kesim toplumsal bütünleşme için büyük bir potansiyele sahiptir. Fischer'in (1982) gözlemleri de bunu desteklemektedir. Kentsel kesimin sakinleri kırsal kesimdekilere göre arkadaşlık ve diğer sosyal yollarla intihar riskini azaltan yakın ilişki kurmaya daha yatkındırlar.


ramazansaman

0 Yorum | Yorum Yaz | Bağlantı

Dindarlık, Depresyon, ve İntihar-123/11/2008

Dindarlık, Depresyon, ve İntihar

Prof. Dr. Steven Stack

Çeviren : Dr. Talip Küçükcan

Dindarlığın intihar ve depresyonla olan ilişkisi hakkında oluşan literatür beraberinde bazı konuları da gündeme getirmiştir. Durkheim'ın (1966) toplumsal entegrasyon bakış açısı din ve intihar arasındaki ilişkiyi araştırmada bugüne kadar en önemli teori olma özelliğini korumuştur. Yani dinî inanç ve ibadetler intiharı önlemede dönüm noktası olarak görülmüştür (bk. Stack, 1980; Kowalski Faupel Starr, 1987). Hadiseye dinî açıdan yaklaşan bazı araştırmacılar da dinî birtakım özelliklerin intihar riskini azalttığı kanaatine varmışlardır (bk. Stark Doyle Rushing, 1983; Stack, 1983b). Son zamanlarda oluşan bir yaklaşım da (toplumsal) çevre ya da şartları temel alan bakış açısıdır. Bu bakış açısı, intihar riskini tayin edebilmek için dinin hiyerarşik yapısını ve bireyler arasındaki ilişkiler gibi organizasyonel yönleri inceler (Pescosolido Georgianna, 1989). Aşağıda bu teorileri ve deneysel araştırmaları gözden geçireceğiz.

Din ve İntihar

Durkheim'ın İntihar (1966) isimli klasik eseri "intihar"ın sosyolojik araştırmasında bir başlangıç noktasıdır. Bireyin toplumu benimsemesi Durkheim'ın "entegrasyon ve intihar" teorisinin temelini teşkil eder. Buna göre bireyin topluma tabi olması (subordination) hayatı birey için anlamlı kılar. Toplumun ideolojilerine bağlanma yoluyla birey bir hedefe sahip olur ve kendisini intihara götürebilecek şahsî problemlerden uzaklaşır. Toplumla bütünleşmenin yolları arasında kişinin çocuklarına bağlanması, politik bir hedefe sahip olması ve dinî öğretilere tabi olması sayılabilir.

Tekrar din ve intihar hadisesine dönecek olursak, dinî bütünleşmenin iki önemli boyutu "inanç" ve "ibadetler"dir (Durkheim, 1966). Bu iki unsur ne kadar kuvvetli ise toplumla bütünleşme o kadar olumludur ve intihar ihtimali o kadar azdır. Durkheim dinî bağımlılığı dinî bütünleşme ölçüsü olarak gördü. Dolayısıyla Durkheim, Protestanları dinî bütünleşmeyi Katoliklerden daha az gerçekleştiren ve topluma tabi olmayan dinî bireycilik (religious individualism) sisteminin Hristiyanları olarak mütalaa etti. Bir Protestan, müşterek (collective) inanç ve ibadetlere tabi olmak zorunda değildir. Durkheim, Katoliklerin sahip olup Protestanların ihmal ettiği inanç ve ibadetlerin neler olduğuna fazlaca temas etmedi, fakat bunlardan bazıları aşağıdaki unsurları ihtiva eder: günah çıkartma, haftada en az bir defa kiliseye gitme, boşanma ve evlenme ile ilgili Hristiyanlığın kuralları. Durkheim teorisini ispatlamak için 5 Hristiyan ülkesindeki intihar oranlarını vermiştir ki, Protestanlar arasında intihar oranı Katoliklere göre yüzde 50 daha fazladır.

Durkheim'ın Bütünleşme Modeli (Integration Model) Üzerine Araştırmalar

Durkheim'ın verilerini analiz eden araştırmacılar onun çıkarımlarının sorgulanması kanaatine varmışlardır (bk. Pope, 1976; Pope Danigelis, 1981; Stark v.dğr., 1983; Day, 1987). Onlara göre Katolikler arasında intiharın fazla, Protestanlar arasında az olduğu 3 coğrafi bölge Durkheim tarafından dikkate alınmamıştır. Bu Katolik bölgeler ekonomik açıdan Protestanlara göre daha az gelişmiş olmasına rağmen, dine bağlılık ve intihar arasında olası yüzeysel bir ilişki doğuran ekonomik gelişmeyi Durkheim incelememiştir (Pope, 1976). Ayrıca Durkheim'in tezi olan "İngiliz Kilise'si İngiltere'deki yüksek oranda seyreden intihar oranları için sorumludur" iddiası hatalıdır, çünkü Durkheim'ın zamanında İngilizlerin ancak küçük bir azınlığı kilise'ye üyeydi (Stark v.dğr, 1983).

Yeni verilerin tahlilleri dine bağlılığın dinî bütünleşmenin bir ölçüsü olup olmadığı hususunda karışık sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Katolik ve Protestanlar arasında intihar oranlarını karşılaştıran küçük çaplı araştırmalar fazla değildir. Şimdiye kadar yapılan araştırmalar da farklı sonuçlar ortaya koymuşlardır (Maris, 1981; Stack, 1983b). Ayrıca bu araştırmalar ulusal (national) ölçekte dine bağlılığın bir faktörü olan ekonomik gelişme ve modernizasyonu incelemedikleri için bir sonuca ulaşamamışlardır.

Birkaç ülkeyi içine alan geniş çaplı araştırmalara gelince, modernizasyonu ya da boşanma oranını göz önünde bulunduran araştırmalar, Katolisizm ve intihar arasında iki değişkenli bir ilişkiyi yüzeysel buldular (Pope Danigelis; Stack, 1981). Yine aynı şekilde boşanma oranını dikkate alan ve Amerika'nın 50 bölgesini içeren bir çalışma da din ile intihar arasındaki iki değişkenli ilişkiyi yüzeysel buldu (Stack, 1980). Bunun da ötesinde, yirminci yüzyılın başından beri kırsal kesim dışında şehirlerden elde edilen verilerin analizleri, Durkheim'ın teorisini reddeder mahiyettedir. Louisiana'nın ilçelerini ele alan bir analiz, Katolisizm'in intihara karşı bir set oluşturması şöyle dursun aksine intiharı körüklediği neticesine varmıştır (Bankston Allen Cunningham, 1983).

Son olarak, yakın zamanlarda Amerika'nın küçük yerleşim birimlerinde yapılan araştırmalarda da Durkheim'in tezini destekleyen deliller bulunamamıştır. Bir bölgedeki araştırma Katolisizm ile intihar arasında bir ilişki bulurken (Faupel Kowalski Starr, 1987), aynı yazarlar tarafından yapılan bir başka yöredeki araştırma bu bulguyu desteklememektedir. Kowalski ve arkadaşları (1987) aynı istatistikleri 4 değişkenle (Protestan yüzdesi, cinsiyetlerin birbirine oranı, eğitim durumu ve nüfus büyüklüğü) uyguladıklarında Katolik yüzdesi ile intihar arasında bir ilişki olmadığını buldular. Berault (1988)'un çalışmasına göre Katolik yüzdesi az olan yerlerde intihar oranı da azdır. Protestan yüzdesi intiharla Katolik yüzdesine göre daha yakından ilgilidir. Buna ilaveten, Lutheran, Methodist ve Güney Baptistleri'nin bulundukları bölgelerde de intihar oranı düşüktür. Dolayısıyla eğer Protestanizm ve Bazı Protestan mezhepleri intihar oranını düşürüyorlar ise din ile intihar arasında bağlantı kuran yeni bir teoriye ihtiyaç var demektir.

1980'nin başlarından bu yana bulguların teorik yorumları şu tasarımı ihtiva ediyor: Durkheim’ın İntihar'ı yazdığından bu yana geçen 80 yıl zarfında Katoliklerin dinle bütünleşmeleri büyük oranda düşüş göstermiştir. Mesela, kiliseye gitme oranı neredeyse Protestanların seviyesine inmiştir. Dolayısıyla intihar oranlarında da 80 yıl öncesine göre farklılıklar, yani Katolik ve Protestanlar arasındaki intihar oranlarında birbirine yaklaşma gayet tabii olacaktır (bk. Stack, 1980; 1982).

ramazansaman

0 Yorum | Yorum Yaz | Bağlantı

DÜNYADA ÇAY KÜLTÜRÜ 223/11/2008

MOGOLİSTAN

Moğolların çay içme biçimleri ise inanılır gibi değil. Çaya biraz yağ, bir tutam
tuz, biraz un ya da darı ekliyorlar. Hadi bu neyse, ama ya kuzu etli çaya ne
dersiniz? Dilim dilim edilip bir hafta açık havada kurutulmuş kuzu etini çayın
içine atıp içerek, soğuk iklim koşullarına ve göçebe hayata karşı güç ve enerji
kazanıyorlar.


TÜRKİYE

5000 yıllık tarihe sahip çay her ne kadar Türklerin yaşamına geç girmişse de
temiz girmiş. Gün boyunca çay içmemizin yanı sıra, kendimize özgü demleme usulü,
ince belli cam bardaklar, kıtlama çay gibi katkılarımızla çayın kültür tarihine
eklediklerimiz gözardı edilemez. Bunlardan ilki, iyi bir çay demlemenin olmazsa
olmaz kurallarından biri olan demliğin sıcak olması şartını, demliği çaydanlığın
üstüne oturtularak, ustaca ve güzelce çözümlememizdir.

Buna karşın; çayın acıyıp tadının bozulmasını önlemek için; demledikten sonra,
çayı süzdürüp başka bir demliğe boşaltmıyoruz o da işin ayrı bir yanı.

Peki Türk çay kültüründe olmayan; Amerikan icadı poşet çay, çay topları ve
ağları, fazla aromalı çaylar, çaya çok süt ve limon koymak, çayı metal demlikte
demlemek yani çaya karşı özensiz davranmak.

Türkler, Anadolu'ya gelmeden öncede çayı bilmelerine karşın; çayın Türkiye'ye
gelmesi ancak birkaç yüz yıl önceye dayanmaktadır. Çay içiminin Anadolu'da
yaygınlaşması 19. yüzyıldan itibaren olmuştur. Türklerde çayın yaygınlaşmasına
ilişkin şöyle bir hikaye anlatılır:

Hoca Ahmet Yesevi bir gün Hıtay sınırında Türkistan karyelerinden birine misafir
olur. O gün hava çok sıcak olduğu için çok yorulmuştur. Evine misafir olduğu
Türkmenin komşusunun zevcesi doğum yapmak üzeredir. Türkmen, Hoca Ahmet Yesevi'den
dua ister, Ahmet Yesevi de dua eder. Allah'ın izniyle Türkmenin isteği hemen
olur. Türkmen bu duruma çok memnun olur. O yörenin önemli bir ikramı olan çay
kaynatıp getirir. Hoca Ahmet Yesevi çayı sıcak sıcak içince terler ve yorgunluğu
gider. Sonra, "Bu şifalı bir şey imiş, hastalarınıza bundan içirin ki şifa
bulsunlar. Allah kıyamete kadar buna revaç versin" diye dua etmiştir. İşte çay
bundan sonra bütün Türkler arasında kullanılmaya başlamış ve şifa verici bir
içecek olmuştur.

Halk kültürü ve etnografyasında çay önemli bir yer tutar. Çay bugün sosyal
hayatımızda yerini dolduramayacak derecede sağlamlaştırmış, onun etrafında
oluşan kültürüyle birlikte yaşamaktadır.

Sabah kahvaltısından gecenin geç saatlerine kadar hayatımızın içinde bulunan çay,
değişik kültürel değerlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
Çayla ilgili; tekerlemeler, bilmeceler, mani ve türküler, ilahiler, efsaneler,
fıkralar, gelenek ve görenekler başlı başına kültürel değerlerdir. Hatta, çay
kelimesi Çince olduğu halde, sözlüklerde ve deyimlerde yerini bulmuş geniş bir
kelime ve deyim sayısına ulaşmıştır. Çay, Çay Bahçesi, Çay Bardağı, Çay Demlemek,
Çay Fincanı, Çay Fidanı, Çay Fidesi, Çay Kaşığı, Çay Takımı, Çay Vermek, Çay
Molası, Çaycı, Çaycılık, Çaydanlık, Çay Parası, Çayevi, Çaygiller, Çayhane, Çay
Kazanı gibi kelimelerin yanında; Tavşan Kanı Çay, Çay İçmek, Kıtlama Çay, Çayı
Höpürdetmek, Çay İkram Etmek, Paşa Çayı gibi deyimlerin ortaya çıkmasına sebep
olmuştur.

Yetiştirilmesinden, hazırlanıp tüketilmesine varana kadar olan çay kültürü, bir
çay etnografyasını da ortaya çıkarmıştır. Çay kesilmesine yarayan makaslar,
sepetler, kutular, demlikler, semaverler, çay kazanları, bardaklar, fincanlar,
kaşıklar, tepsiler vb. hepsi çay kültürünün etrafında oluşan etnografik
maddelerdir.

Bunlardan en önemlisi, çayın kendisinden ayırd edemeyeceğimiz semaver kültürüdür.
Semaver 19. yüzyıldan itibaren Ortaasya'da yaygın olarak kullanılmaya
başlanılmıştır. Ahmet Yesevi'den gelen mirasla çayın şifalı olduğuna inanıldığı
gibi, semaverin de şifa dağıtıcısı olduğuna inanılır hale gelmiştir. İnsanlara
bir hayat, muhabbet verici, dertlere deva olarak görülür. Semaverin şifa
dağıttığına o kadar inanılırdı ki hamam çıkışında ve mevlitlerde insanları
rahatlatmak için semaver kaynatılır ve çay içilirdi. Semaver edebiyatımızda da
başlı başına bir yer tutmaktadır. Semaver şifahaneye benzetilmiştir.

Daha düne kadar yurdumun kahve ve çay bahçeleri "cafe"lere özenerek cam bardağı
ortadan kaldırmış, porselen ya da cam fincanlarda servis yapmaya başlamıştı. Bir
de tabii poşet çay girdi ki yaşamımıza, "cafe"lerin dışında kimi evlerde de yüz
yıllık çay demleme usullerimiz hemen rafa kaldırıp demlik poşeti çaylar fincanda
sunulmaya başlandı. Allah'tan şimdilerde, turistlere porselen/seramik fincanda
poşet çay sunmanın pek de zekice bir şey olmadığı kavranmaya başlandı. Bunda "Yunanlılar
ince belli cam bardakta çay veriyormuş" haberinin etkisi oldu mu bilmiyorum ama
son zamanlarda, "cafe"lerden başlayarak, çay bahçelerinde de çay severlerin
ısrarı üzerine ideal boyutta olmasa da cam bardaklar kullanılmaya başlandı. Hani
şu nedense "Ajda Pekkan bardağı" denen iri bardaklar. Ama gerçek çay severlerin
gönlünde yatan küçük, ince belli bardaklar tabii ki.
Gün boyunca çay içmemizin yanı sıra, kendimize özgü demleme usulü, ince belli
cam bardaklar, kıtlama çay gibi katkılarımızla çayın kültür tarihine
eklediklerimiz yadsınamaz, hele türkülerimize, ilahilerimize, manilerimize de
girdiği hatırlanırsa..

ramazansaman

0 Yorum | Yorum Yaz | Bağlantı

Dünyada çay kültürü 23/11/2008
 

Dünyada çay kültürü

İlk çay biraz keyif, biraz da tıbbi nedenlerle içilmiş,çay içerek zihni uyanık
tutmak, binbir derde deva özelliklerinden yararlanmak hep söz konusu edile
gelmiş. İşin güzel ve şaşırtıcı yanı ise, çayın sıcak bir içecek olmanın ötesine
geçmesiyle başlıyor. Önce Çinliler, daha sonra çayı onlardan altıncı yüzyılın
sonuna doğru aldıkları söylenen Japonlar, kendi dini ritüellerine ve eskiden
beri törensel olan yemek adabına uygun düşen bir çay içme töresini
geliştirmişler. Dünya üzerinde milyonlarca kişi gün boyu çay içerken bunu
sıradan bir iş gibi yaparken, Japonlar ve Çinliler, buna derin bir anlam
yüklüyor.
Avrupa'da 17. yüzyıldan beri bir keyif maddesi olarak bilinen çay, 19.yüzyılda
tüm Kuzey Denizi civarında, bir halk içeceği haline gelmiştir. Tüm dünyada,
toplumsal yaşamda oldukça önemli bir yer tutan çayı, hintliler süt ve şekerle,
Kuzey Afrikalılar yeşil çayı taze nane ile lezzetlendirirler. Çay kültürü her
ülkede farklı yorumlanmaktadır.
ÇİN

Çay, içecek sayılmadan önce uzun zaman ilaç olarak kullanıldı. Çin'de ilaç
dışında içecek olarak kullanılmaya başlandığı ilk dönemler 4. ve 5. yüzyıl
olmuştur. O zamanki çay çayın hazırlanmasına baktığımızda büyük farklılıklar
olduğunu görmekteyiz:

Yapraklar buhardan geçirilip, havanda ezildikten sonra bir kapta toplanır. İçine
pirinç, zencefil, tuz, portakal kabuğu, baharat, süt ve isteğe göre soğan
katılıp kaynatılır.'
Günümüzde bu adet Tibetliler ve bazı Moğol kabilelerinde devam etmektedir.
8. yüzyıl kaynaklarında Çinlilerin iyi bir çay yaprağını şöyle tanımladıklarını
görmekteyiz:
'Tatar atlılarının çizmeleri gibi kara, güçlü bir öküzün boynuzları gibi
kıvrımlı, tatlı bir meltemin dokunduğu göl kadar parlak'
Çinlilere göre çay, küçük fincanda soğumadan içilmeli ve hemen yenilenmelidir.
Hem rahatça içebilmek, hem de içerken içtiği çayı görerek manevi bir haza
kavuşmak için fincanların geniş ağızlı olanları tercih edilir.
Aynı yaprağı defalarca demleme olayı Çin'de yaygın olup, bunu bir sanata
dönüştürmüşlerdir.

JAPONYA

Çay, birçok diğer şey gibi Çin'den Japonya'ya taşınmış ama Japonlar çay tarihini
daha iyi belgelemiş, törenselliği derinleştirmiş ve onu da törensel yemek
kültürlerine uygun olarak kendilerine has bir çay içme töresi haline
getirmişlerdir.
Taoculuk, Budizm ve Zen'in felsefi, dini dünya anlayışıyla sıkı bir ilişki
içinde olan Japon çay töresinin başka bir eşi yoktur. Haz almaya değil, iç
dünyaya ilişkin bir ritüel olan Japon çay töresinde, Katolik ayinlerinde İsa'nın
kanını simgeleyen şaraptan daha önemli bir yeri vardır. Özel çay evlerinde
gerçekleştirilen bu törenin öncelikli görevi, konukları en uygun ve en zarif bir
biçimde ağırlamaktır.
Mükemmel bir çay hazırlamak için tek bir yol yoktur. Bir sanat eseri olarak çay,
en ince niteliklerini ustasının elinde gösterir. İyi ya da kötü resim olduğu
gibi iyi ya da kötü çay da vardır. Dünya da en kötü üç şeyden biri kötü
hazırlanarak mahvolan mükemmel bir çaydır.
Japonlar çaya bir sanat olarak bakarlar. Diğer sanatlarda olduğu gibi çay
sanatının da dönemleri ve ekolleri olmuştur. Kaynatma, Çırpma ve Demleme olmak
üzere başlıca üç dönemden söz edilebilir. Günümüzde son ekolün ağırlığı
hissedilmektedir.
Günlük kullanımda demli çay kullanılmakla beraber, çırpma metodu ile hazırlanan
toz çay her zaman çayların efendisi olarak kabul edilir.

İNGİLTERE

Çayla 17.yüzyılın sonunda sömürgesi Hindistan vasıtasıyla tanışan İngilizler
zamanla çayı yaşamlarının ayrılmaz bir parçası haline getirdiler. Çayın ilk
başlarda pahalı olması, yaygın bir içecek olmasını engelledi. Bu da çayı üst
düzey toplantılara özgü bir şölen, prenslere ve asillere ayrılmış bir hediye
haline getirdi.
İngilizler, Eraly Grey çayını tecih ederler. Bu yoğun kokulu çay, bergamut
esansı ile harmanlanarak hazırlanmaktadır. Bugün İngiltere de çat kapı gelen
birine konukseverliğin işareti olarak bir fincan çay sunulur. İkindi vakti olan
'Beş Çayı' olarak adlandırılıp, Dünya'ya da armağan edilen küçük çay daveti,
dostların bir araya gelmesi için düşünülmüş olup, Kral Edward döneminden beri
devam etmektedir.
Bu arada İngiltere Kraliçesi'nin çayının suyunu bütün gezilerinde yanında
taşıdığını biliyormuydunuz?


RUSYA

Rusya'da her öğün çay içilmesi bir gelenektir. Ruslar çaylarını semaverde
demlerler, beyazlatılmamış şeker ve limon suyu ilave ederek içerler. Gerçek bir
çay tiryakisi Rus çayına şeker atmaz, şekeri ağzına alarak çayını içer. Eski
kültürü yaşatanlar arasında, çaya şeker yerine bir çay kaşığı kaymak koyanların
yanısıra, Anadolu'nun kimi yörelerinde olduğu gibi ve çayı bazen bardak
altlığına dökerek içenlerde bulunmaktadır.
Çay, konuklara yanında marmelat ile sunulur. Konuk, daha fazla çay gelmesini
önlemek için bardağın altlığı bardağın üstüne konulur.


FRANSA

Fransız entelektüellerinin özel bir çay sevgisi vardır. Yaygın çay salonlarının
yanısıra, romantik isimlerin takıldıkları çeşitli çayların satıldığı küçük çay
dükkanı zincirleri vardır.
Fransız kültüründe çay, uzun süre demlenmeden, ince porselen bir fincanda ikram
edilir. Hafif içimli bir çayın yanında küçük bir çikolata, krokan veya pralin
ikram edilir.

0 Yorum | Yorum Yaz | Bağlantı

Dünyanın ilk Standartlar ve Tüketiciyi Koruma Kanunları23/11/2008

Dünyanın ilk Standartlar ve Tüketiciyi Koruma Kanunları

 

II. Bâyezid döneminde dünyanın ilk Standartlar Kanunu, ilk Belediye
Kanunları, ilk Tüketiciyi Koruma Kanunları ve ilk Gıda Nizâmnameleri
hazırlandığı söylenmektedir. Bu kanunlardan bazı örnek maddeler
zikrederek anlatabilir misiniz?

Prof Dr. Ahmed Akgündüz

Evet doğrudur. II. Bâyezid devrine ait en mühim kanunlardan birisi
şüphesiz ki, Bursa, İstanbul ve Edirne İhtisâb Kanunnâmeleridir. Bu
kanunnâme, dünyanın en mükemmel ve en geniş belediye kanunu olmakla
kalmamakta, aynı zamanda dünyada ilk tüketici haklarını koruyan kanun,
ilk gıda maddeleri nizâmnâmesi, ilk standartlar kanunu, ilk çevre
nizâmnâmesi ve kısaca asrına göre çok hârika bir hukuk kodudur. Bu
kanun, hem Osmanlı örf âdetlerini ve hem de İslâm hukukunu çok iyi bilen
Mevlânâ Yaraluca Muhyiddin tarafından hazırlanmıştır. Hazırlanış tarihi
1502 ila 1507 tarihleri arasındadır.

Biz, her biri 100 küsur maddeyi bulan bu üç kanunnameden sadece bazı
maddelerini, tüketici hakları açısından arz ediyoruz (Maddenin başındaki
rakamlar Kanun maddelerine ve harflerden B, Bursa, E Edirne ve İ
İstanbul Kanununa işaret etmektedir):

?İ-45. Ve mahkeme kararıyla yiyecek ve içecek ve giyecek ve hubûbât ki;
çarşıda ve pazarda vardır, gözedilüb her meslek sahibi teftiş oluna.
Eğer terâzûda ve kilede ve arşunda eksük bulunursa, muhtesib (belediye
başkanı) haklarından gele.

İ-21. Etmekçiler, standart olarak alınan ekmeği narh üzere pâk
işleyeler, eksik ve çiğ olmaya. Etmek içinde kara bulunursa ve çiğ
olursa, tabanına let uralar; eksük olursa tahta külâh uralar veyahud
para cezası alalar. Ve her etmekçinin elinde iki aylık, en az bir aylık
un buluna. Tâ ki, aniden bazara un gelmeyüb Müslümanlara darlık
göstermeyeler. Eğer muhâlefet edecek olurlarsa, cezalandırıla.

İ-4. Eyle olıcak ekmek gâyet eyü ve arı olmak gerekdir.

E-7. Aşcılar bişürdükleri aşı pâk bişüreler ve çanakların pâk su ile
yuyalar ve tezgâhlarında kâfir olmaya. Ve iç yağiyle nesne bişürmeyeler.
Ve bir akçelik eti her ne narh üzerine alurlar ise beş pare olur. Bir
akçelik aş alanın aşına bir pâre koyalar. İki pulluk dahi etmek vereler.
Bir akçelikden artuk alsalar ya eksük alsalar, bu hisâb üzerine vereler.
Cemî? Edirne'nin aşcıları ittifakiyle teftiş olundı.

İ-38. Ve kile ve arşun ve dirhem gözlenile; eksüği bulunanın hakkından
geleler.

İ-5. Un kapanında olan kapan taşlarını, mahkeme kararıyla muhtesib
(belediye başkanı) dâim görüb gözede. Tâ ki, hile ve telbîs olub un alan
ve satan kimesnelere zarar ve ziyân olmaya.

B-74. Ve hamallar na?lsuz at istihdâm etmeyüb ve dağ yükünün iki
yükünden ziyâde götürmeye.

E-58. Ve ayağı yaramaz bârgiri işletmeyeler. Ve at ve katır ve eşek
ayağını gözedeler ve semerin göreler. Ve ağır yük urmayalar; zira dilsüz
canavardır. Her kangısında eksük bulunursa, sâhibine tamam etdüre.
Eslemeyeni gereği gibi hakkından gele. Ve hammâllar ağır yük urmayalar,
ma?kul üzerine ola[1].

İ-40. Ve sirke ve yoğurda su koymayalar. Su katılmış olub bulunursa,
teşhir edeler veyahud tahta külâh uralar, gezdireler.

İ-29. Kuyumcular, sâde işi dirhemine bir akçe; minekârî işde dirhemine
iki akçe ve altun sâde ise miskâline üç akçe; müşebbek işde miskâline
beş akçe ve gümüş düğmeler iriyi ve hurdayı gâyet eyü hâlis işleyeler,
bakır koyub işlemeyeler. İşleyenin muhtesib (belediye başkanı) gereği
gibi haklarından gele.

İ-33. Ve boyacıları dahi gözedeler, kalb boyamayalar; boyarlarsa gereği
gibi hakkından geleler.

İ-42. Ve iplikçilerin ipliği tire ipliğine berâber ola. Ve astar ki,
şehirde işlene, sekiz arşun ola, eksük olmaya. Olursa hakkından geleler.

İ-46. Hammâmcılar, hâmmâmları gözedeler, yunmuş ola, ıssı ve sovuk su
ile ârâste ve dellâkleri cest ve çâlâk ola. Usturası keskin ola. Şöyle
ki, usturası altında kimesne zahmet çekmeye ve nâzır olan fotaları pâk
duta; Müslümana verdüği fotayı kâfire vermeye.

İ-66. Ve dahi hekîmlere ve attârlara ve cerrâhlara, muhtesib (belediye
başkanı)in hükmi vardır; görse ve gözetse gerekdir.

İ-24. Bakkallar ve attârlar ve bezzâzlar ve takyeciler, onun on bire
satalar, ziyâdeye satmayalar. Ziyâdeye satarlarsa, muhtesib (belediye
başkanı) dutub te'dîb ede. Ammâ bu bâbda ve gayride mahkeme kararı bile ola.

E-194. Berber gözlene; kâfir başın tıraş etdükleri ustura ile Müslüman
başın tıraş etmeyeler. Kâfir yüzin sildikleri fota ile Müslüman yüzin
silmeyeler. Usturaları keskün ola.

E-195. Tabibler dahi gözlene; bîmârhâne (hastahane) tabiblerine
göstereler, imtihân edeler, kabul etmedikleri kimesneleri men` edeler.
Cerrâhlar dahi gözlene; san`atlarında kâmil olalar.

E-196. Değirmenciler gözlene; değirmende tavuk beslemeyeler ki, halkın
ununa ve buğdayına zarar etmeye. Ve âdetlerinden artuk almayalar ve iri
öğütmeyeler ve kesmüklü buğdayı değiştirmeyeler ve illâ muhkem ve
müntehî hakkından geleler.

E-198. Ve câmilerde dilenci tâifesin yürütmeyeler.

İ-70. Ve her san?atı aydan aya kadı ile teftiş ede ve dahi göre ve
gözede. Her kangısı kim ta?yin olunan narhdan eksük sata, muhtesib
(belediye başkanı) hakkından gelüb teşhîr ede.

İ-73. Fil-cümle bu zikr olunanlardan gayrı her ne kim Allâh ü Te?âlâ
yaratmışdır, hepsini de muhtesib (belediye başkanı) görüb gözetse
gerekdir, hükmi vardır.
Şöyle bileler, her kim muhâlefet ve inâd ederse, itâba ve ikâba müstahak
olur?

[1] Hayvan haklarının 20. yüzyılın başında savunulmaya başlandığı
düşünülürse, bu maddenin çok ileri bir hukuk anlayışının mahsulü olduğu
daha iyi anlaşılır.

[2] Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. II, sh. 188-230, 286-304, 387-402.

ramazansaman

0 Yorum | Yorum Yaz | Bağlantı

Einstein'den eğitim üzerine 23/11/2008
 

Einstein'den eğitim üzerine

 

Nice akıllı ve iyi niyetli kişiler, eskilerden beri eğitim üstüne görüşlerini açıkça ortaya koymuşlardır. Pedagoji alanının bir yabancısı olarak ben ne cesaretle düşündüklerimi söyleyebilirim? Bana düşen yalnız yer ve zaman dışı genel ve evrensel eğitim sorunları üstüne konuşmaktır. Düşüncelerimin kişisel görgü ve inançlarımdan başka dayanağı yoktur. Konu gerçekten bilimsel bir sorun olsaydı, bu durumumu düşünerek susmam belki daha doğru olurdu” diyor ünlü bilimadamı Albert Einstein. Nasıl bir eğitim sistemi uygulanması gerektiğini, okulların amacının ne olduğunu ayrıntılarıyla anlatıyor.

Geleneğin zenginliğini kuşaktan kuşağa aktarmakta en önemli araç öteden beri okul olmuştur. Bu gerçek, çağımızda eskisinden daha da belirlidir. Çünkü ekonomi alanının gelişmesiyle, gelenek ve eğitimden sorumlu olan aile bir hayli zayıflamıştır. Bu yüzden de insan topluluğunun devamı ve sağlığı eskisinden daha çok okula bağlı kalmaktadır.


Kimilerine göre okul, yetişen kuşağa mümkün olduğu kadar fazla bilgi vermektir. Bunu doğru bulmuyorum. Bilgi cansız bir şeydir, oysa okul canlı varlıkların hizmetindedir. Gençlerde toplumun refahını sağlayacak değerleri ve yetkileri geliştirmelidir. Ama bu insan tekselliğinin yokedilmesi ve teklerin arılar ve karıncalar gibi toplumun bir aleti haline getirilmesi demek değildir. Çünkü tekleri kalıplaşmış, kişisel özgenliği ve kişisel amacı olmayan toplum, gelişme gücü olmayan fakir bir toplum kalır. Tam tersine, bağımsız olarak işleyen ve düşünen tekler yetiştirmeğe bakmalı, ama bu tekler hayatlarının en yüce sorunu olarak topluma hizmeti görmelidirler. Peki bu ülküye ulaşmak için ne yapmalı? Ahlak dersi mi vermeli? Hiç değil. Sözler boş seslerdir ve öyle kalırlar, ayrıca cehennem de iyi niyetlerle döşelidir. Kişilikleri yapan, duyular, söylenen şeyler değil, çalışma ve iş görmedir. Bunun için eğitim yollarının en önemlisi, herzaman öğrenciyi gerçek bir işe süreni olmuştur. Bu iş eğitimi yazı öğrenen ilkokul çocuğuna olduğu kadar, doktora adayının tezine de uygulanabilir; hatta bir şiirin ezberlenmesine, bir yazı ödevine, bir metnin yorumlanıp çevrilmesine, bir matematik probleminin çözülmesine, ya da spor alıştırmalarına.

Yapılan her işin arkasında, temelinde bir itki vardır, ki o da işin gerçekleşmesiyle desteklenir ve beslenir. Burada öğrenciler arasındaki en büyük ayrılıklar ortaya çıkar ve bunların okul için eğitim bakımından değeri birinci derecededir. Aynı işin kaynağında korku ya da zorlama, üstünlük kazanma tutkuları, konuya büyük ilgi gerçeği olabilir. Hatta her çocukta görülen ama çok kez per erken zayıflayan o kutsal öğrenme merakı da olabilir. Belli bir işi yapan öğrenci üzerinde eğitimin etkisi çok değişik olabilir ve bu değişiklik öğrenciyi sürükleyen zarar korkusu, bencil tutku, keyif ya da rahatlama isteklerine bağlıdır. Okul yönetimlerinin ve öğretmen davranışlarının da öğrencilerin ruhsal gelişmelerinde etkisi olmadığını kimse ileri süremez.

Bana kalırsa, bir okulda en kötü şey korku, baskı ve herşeyi herkesten iyi bilir görünme yollarına başvurmaktır. Böyle bir eğitim öğrencide sağlam duyguları, içtenliği, kendine güveni yokeder. Boyun eğen bir insan yetiştirir. Okulları bu en büyük kötülükten kurtarmak da pek o kadar zor değildir. Şu kadarı yeter: Öğretmene mümkün olduğu kadar az zor kullanma hakkı vereceksiniz ve öğrencinin hocasına duyacağı saygının tek kaynağı, onun insanlık ve düşünce değerleri olacak.

Öğrenciyi sürükleyen güçlerin ikincisi olarak gösterdiğimiz yükselme tutkusunun, daha yumuşak bir deyimle, kendini gösterme, seçkinleşme isteğinin insan yaradılışında sağlam kökleri vardır. Bu türlü bir itki olmasa insanlar arasında işbirliği kurulamaz. İnsanın yaptığını başkalarına beğendirme isteği, toplumun bağlayıcı güçlerinin en öenmlilerinden biridir. Ancak, bir duygular karmaşığı olan bu isteğin içinde yapıcı ve yıkıcı güçler içiçe girmiştir. Beğenilme, görülme isteği sağlam, temiz bir itkidir, ama başkasından, okul arkadaşından daha iyi, daha güçlü, daha akıllı olarak tanınmak isteği, insanı kolyaca aşırı bir bencilliğe düşürebilir ki bu da hem kendisine hem de topluluğa zararlı olabilir. Onun için öğretmenler öğrencileri daha çok çalıştırmak için, işin kolayına kaçıp kişisel yükleme tutkularını körüklemekten de sakınmalıdırlar.

Okulda ve hayatta çalışmanın en önemli dürtkeni çalışma zevki, yaptığını görme sevinci ve alınan sonucun toplum için değerini bilmedir. Gençlerde bu ruh güçlerini uyandırmak ve artırmak okulun başlıca işidir. Yalnız böylesi bir psikoloji temeline dayanılarak insanlığın en yüce değerlerine ulaşma isteği ve sevinci yaratılabilir: O değerlerde bilgi ve sanattır. Önemli olan çocuğun oyun eğilimini, doğal olan kendini gösterme eğilimini geliştirmek ve doğal olan kendini gösterme isteğini geliştirmek ve onu toplumun büyük iş alanlarına götürmektir. Böyle bir eğitimin temeli, sonu başarıya ve değerin bilinmesine varan bir çalışma isteğidir. Böylesi bir okul, öğretmenden kendi alanında bir çeşit sanatçı olmasını ister. Böyle bir eğitim için ilk olarak, öğretmenlerin böylesi bir okulda yetişmiş olmaları gerekir. İkinci olarak, öğretmene öğreteceği şeyleri ve öğretme yollarını seçmekte büyük bir özgürlük verilmelidir. Çünkü zorlama ve dış baskı, öğretmenin de iş görme sevincini öldürür. Bütün bu değindiklerim, okullarda öğretilecek konuların seçimi, öğretim yolu, dil öğretimine mi yoksa bilimsel teknik eğitime mi önem vermenin tartışılmasının yanında birinci derecede önemlidir.

Eğitimi şöyle tanımlarken hiç de haksız değilmiş: “Eğitim, okulda öğrenilen herşeyi unuttuktan sonra geriye kalan şeydir.” Onun için ben ne filoloji ve tarih öğretmenini tutanlardan yana olmak istiyorum, ne de tabiat bilimlerinin daha çok öğretilmesini isteyenlerden yana.

Öte yandan okulun, hayatta hemen kullanılacak özel bilgi ve ustalıkları vermesi gerektiği düşüncesine karşı olduğumu da söylemek isterim. Hayatın bizden isteyeceği şeyler o kadar değişiktir ki böylesine özel bir öğretim yapılamaz. Kaldı ki insanın bir alet yerine konmasını kabul edemiyorum. Okulun amacı her zaman öğrenciyi okuldan bir uzman olarak değil, uyumlu bir kişilik olarak çıkarmak olmalıdır. En başta gözetilecek şey, bağımsız olarak düşünce ve karar verme yeteneğini geliştirmektir, özel bilgiler kazandırmak değil.

 

ramazansaman

0 Yorum | Yorum Yaz | Bağlantı

Eski bir kızılderili Duası 23/11/2008

Eski bir kızılderili Duası

 

Ey Büyük Ruh

Sesini rüzgarlardan işittiğim,

Bütün Dünyaya yaşam nefesini veren, duy beni!

Ben küçük ve güçsüzüm, Senin bilgeliğine ve gücüne ihtiyacım var. .

Güzellikler içinde yürüyeyim ve gözlerim güneşin kırmızısını, günbatışının morunu hiç görmediği gibi görsün.

Ellerim senin yarattığın herşeye saygılı davransın ve kulaklarım senin sesini duyacak kadar keskin işitsin.

Beni bilgili yapki insanlarıma öğrettiğin şeyleri anlayabileyim.

Senin her kayaya her yaprağa gizlediğin sırları öğrenebileyim

Güçlü olmaya çalışıyorum ama kardeşlerimden değil. . En büyük düşmanıma karşı kendime karşı

Beni daima temiz ellerle ve güçlü gözlerle sana gelmeye hazır et.

Gün batımının solgunluğu gibi benim de yaşamım solup bitmeye başladığında ruhum seni utanmadan ziyaret edebilsin.

ramazansaman

0 Yorum | Yorum Yaz | Bağlantı

Sayfa 1 / 4
Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa
Ücretsiz Blog