GEÇMİŞ ZAMANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ Ana Sayfa | Profilim | Arşiv | Arkadaşlarım
Bilinmesi Gerekenler

Zeydilik ve Tasavvuf - 5 21/11/2008
 

El-Mansur’un biyografi yazarı Hasan b. Muhammed el-Cürmüzî, son tarafında bir kasidenin de yer aldığı ve ulaşabileceği bütün müslümanlara hitap eden bir risaleden söz eder. O, risalesinde sûfileri Bâtıniyye’nin bir kolu olarak tanımlar. Ona göre Bâtıniler’in inançları Mecûsi dininin kalıntıları üzerine kurulmuştur. Zira onlar İslam’la açıktan savaşamıyacaklarını anlamışlardı. El-Mansur, sûfileri, tanrıyı güzel kadınlar ve tüysüz oğlanlarla bir tutmakla suçlar. Ayrıca onlar, kainatın gerçek yaratıcısını reddetmekte, aşk şiirlerini terennüm etmeyi, müziği ve hoşa giden eğlenceleri de onaylamaktadırlar. Bunlar hayatlarından endişe ettiklerinde “La ilahe illallah” ifadesini kendi eğlenceleri ile birleştirerek cahilleri aldatmak için peygamberin doğumunu kutlarlar. Bu kişiler zındık ve putperest olduklarından kanlarını akıtmanın ve mallarına el koymanın meşru olduğunu ilan etmek bütün müslümanların üzerine vaciptir. Gerçekten de bunların müşrikliği Peygamber’in savaştığı müşriklerin inançlarından çok daha kötüdür. Çünkü müşrikler, putlarıyla birlikte Allah’ın varlığını da tasdik ediyorlardı. Oysaki bu inanç sahipleri sadece güzel kadınları ve tüysüz oğlanları kendi tanrıları olarak kabul ediyorlar ve başka bir
ilah tanımıyorlar. El-Mansur, kasidesinde aynı suçlamayı ve ehl-i beyte bağlılığa daveti tekrarlamaktadır.

Türkler durumun ciddiyetini anlamışlardı. Yemen’deki Osmanlı askeri güçlerinin komutanı ve daha sonra Yemen valisi olan Sinan Paşa, şair ve edip olan İmam Şerefüddin’in torunu Seyyid Muhammed b. Abdullah’a (öl.1008/1600) el-Kâmilü’l-Mütedârik’e bir reddiye yazmasını emretmişti. Sinan’ın komutanı olan Hasan Paşa daha önce İmam Şerefüddin’in torunlarından ünlü olanları 994/1586 yılında toparlayıp İstanbul’a sürgün etmişti. Seyyid Muhammed bunların arasında değildi. Fakat belli ki o, korkusundan dolayı Osmanlı egemenliği altına girmeye razı olmuştu. Muhammed ayrıca, Osmanlı Sultanı III. Mehmed’i ve Sinan Paşa’yı öven, üstelik mutedil tasavvufu ve musikiyi savunan bir şiir yazmaya da razı olmuştu.

El-Mansur, Seyyid Muhammed ve III. Mehmed’in ölümünden kısa bir süre sonra fakat yine Sinan Paşa’nın valiliği esnasında kaleme aldığı bir şiir ve buna yazdığı Kitâbu’l-Hatf ani’l-Âfik fi Cevâbihi ale’l-Kâmili’l-Mütedârik isimli bir şerhle birlikte cevap verdi. Başlangıçtan beri o, tasavvufun Mecûsilik ve Mazdekizm’den kaynaklandığı tarzındaki suçlamasını sürdürüyordu. Düşmanlarına hitaben şöyle diyordu: “Ey siz, ehl-i beytin dininden ayrılıp Mecûsiler’in Karmati dinine girenler.” O açıklamasında Bâtıniyye’nin kaynağının Mecûsi dini olduğunu ifade ediyordu. Karmati kelimesinin Farsça olup, Mecûsiler’i kastetmek için kullanıldığını belirtiyordu. Bu İsmailiyye’ye yapılan eski bir suçlamadır ki buna göre, İsmailiyye aslında Mazdek inancının
İslama karşı bir komplosudur. Bu suçlama şimdi de sûfilere yapılmaktaydı.

El-Mansur iddiasını haklı göstermek için ünlü Zeydi alim Abdullah b. Zeyd el-Ansî’nin 632/1234 yılında yazdığı Kitâbu’l-İrşâd adlı eserinden iktibaslar yapar. El-Ansî İsmailiyye’yi kastederek, Bâtıniyye’yi İslam’dan sapan en büyük akım olarak nitelendirir. Ona göre Bâtıniyye Mecûsiler’in torunları ve Karmati’lerin kalıntıları tarafından İslam’a zarar vermek için kurulmuştur. Bazı Bâtıni inançları İmamiyye ve sûfiyye inançlarına sızarak bunları İslam’dan uzaklaştırmıştır. El-Mansur bu açıklama biçimini onaylar ve İsmailiyye’yi sûfilerle karşılaştırarak bunların her yerdeki müslümanlar tarafından zındık olarak suçlandığını belirtir ve her iki grubun da aynı derecede Batıni olduğunu söyler. Bunun sebebi şöyle açıklar:

“İsmaililer Peygamber’in ashabına hakaret ediyorlardı ve bazı mezhep mensupları (sünnileri kastederek) Tanrı’ya hakaret edilmesinden daha çok kendi atalarına hakaret edilmesine sinirlenirler. Bundan dolayı onlar, sûfilerin hulûle dair açıklamalarını ve Allah ve Resulü’nün yasak kıldığı şeyleri reddetmelerini hiç karşı çıkmadan dinlerler”.

Açıklamasının sonlarında el-Mansur, Deylemli Zeydi imam ve alimlerin Bâtıniler aleyhindeki fetvalarını iktibas eder. Bu imam ve alimler fetvalarında İsmaililer’e pişmanlık hakkı tanımadan mürted hükümlerinin uygulanmasına cevaz vermektedirler. Bu fetvalar Deyleman ve Gilan’daki Zeydiler ve İsmaililer arasındaki acımasız ve kanlı ihtilafı göstermektedir. Aslında bu fetvaların sahipleri bu ifadelerle kendileri ile aralarında ciddi ayrılıklar olmayan sûfileri kesinlikle kastetmemektedirler. El-Mansur’un bu ifadeleri kurnaz bir şekilde sûfilere tatbiki onları sapkın ve mürted olarak çok kötü bir duruma koymuştur. Bununla birlikte gerçekte bu fetvaların Yemen’deki sûfilere uygulandığını ispat edecek hiç bir delil yoktur. Ağır baskı altında sûfiler kendi inançlarını gizlemek durumunda kalmışlardır.

El-Mansur, Seyyid Muhammed’in, kendisinin onları rasgele suçladığı gibi bütün sufilerin raksı, hulülü ve ittihadı savunmaları tarzındaki zayıf savunmasını dikkate almaz. Mutedil biri olan Seyyid Muhammed bu kimseleri böyle şeylerle itham etmenin inançsızlık olduğunu ileri sürer. El-Mansur, bunun Bâtıniler’in her zaman ki uygulamaları olduğunu söyleyerek karşı çıkar. Onlar ne zaman doktrinlerinden dolayı kınansalar, bunu başkalarına isnad ederler. Fakat alimlerden biri daha önce Seyyid Muhammed’in kasidesini cevaplandırmıştı. Bu alim İbn-i Farız’ın Taiyye’sini, İbnu’l-Hakkâk’ın Divân’ını ve İbn-i Arabî’nin yazdıklarını okuduğunu ve bunlarda çok kötü bir inançsızlığı bulduğunu ifade etmişti. Başka bir yerde o, hulûle inanan sûfilerin en büyüğü olarak nitelendirdiği İbn-i Arabî’nin Füsûs’unu özellikle suçlamak için diğerlerinden ayırmıştır. Ona göre İbn-i Arabî bu eserinde putları övmüş, Firavun gibi tanrılık iddiasında bulunan bütün mel’unları haklı göstermiş ve dinen haram olan şeylere de izin vermiştir.

El-Mansur karşıtlarının iddialarını reddederken çoğunlukla Zeydi imam ve alimler kadar Zeydi olmayan yazarlardan da iktibaslarda bulunur. Bu doğrultuda o, İmam el-Mütevekkil Şerefüddin zamanında aktif olan iki Zeydi alimin tasavvuf karşıtı yazılarından uzun uzadıya alıntılar yapar. Bunlar, Muhammed b. Ahmed b. Yahya el-Muzaffer’in (öl. 925/1519) tasavvufa bir reddiyesi ve Kadı Muhammed b. Yahya Behrân’ın (öl. 957/1550) el-Keşf ve’l-Beyân fi reddi alâ Mübtedia min Mutasavvifati’z-Zaman adlı risalesi olsa gerektir. Mutezili müfessir Zemahşerî’nin, III. Surenin 31. ve V. Surenin 54. ayetleriyle ilgili tasavvuf karşıtı yorumlarını iktibas eder. Ayrıca sûfilerin keramet iddialarına karşı Seyyid Abdüssamed b. Abdullah el-Alevî ed-Damegâni’den (X./XVI. yy.) alıntılar yapar.

El-Alevî değişik islam mezheplerinin bazı görüşleri üzerine eleştirel yaklaşımlarda bulunan bir kitabın da yazarıdır. Burada daha önce kendisinden söz edilen şâfii alim İsmail el-Mukri’nin bir kasidesinden de uzunca alıntılar vardır. Buna tasavvuf karşıtı bir cevap olmak üzere Zeydi Seyyid Cemaleddin el-Hâdi b. İbrahim b. El-Murtezâ’dan da (öl.822/1419) eşit derecede alıntı yapılmıştır.

Risalesinin sonunda el-Mansur, Seyyid Muhammed’in Türkler ve Osmanlı sultanına yaptığı methiyelere karşı saldırıya geçer. Türkler, Peygamber’in müslümanları uyardığı ve kıyametle ilgili meşhur bir hadisinde haber verdiği yüzleri kalkan gibi deriyle kaplanmış insanlardır. Seyyid Muhammed’in tanımladığına göre, sultanlara karşı hile yapmak saadete değil fakat ancak şekâvete işaret eder.

Sultanın Mekke’deki Allah’ın evini elinde bulundurması onun kutsal şehirlerin meşru koruyucusu olduğuna dair geçerli bir delil değildir. Müşrikler Peygamber’i Mekke’den hicret etmeye zorlamışlar ve kutsal yerleri ziyaret etmesini engellemişlerdi. Sultan’ın gerçekleştirdiği yenilikler ve sûfilerin uygulamaları bu nedenle kurtuluştan çok lanetlenmiş olmanın işaretidirler.

El-Mansur’a göre Allah, Seyyid Muhammed’in sultan için yaptığı dualara onun ve III.Mehmed’in ölmesini sağlamakla cevap vermiş oldu. El-Mansur, risaleyi Sinan’ın cehenneme gitmesi ve Türkler’in yenilmesi için dua ederek bitirir. Ayrıca Peygamber, ehl-i beyti ve ashabı için hayır duada bulunur ve kendisiyle birlikte bütün inananların bağışlanmasını diler.

El-Mansur Kasım b. Muhammed’in tasavvuf karşıtı bu tavrı Kâsımî hanedanından daha sonra gelecek olan imamlar için bir model oluşturmuştur. El-Mansur’un oğlu İmam Mütevekkil İsmail b. el-Kâsım 1073 veya 1074/1662-63 yılında İbn-i Arabî’nin Füsûsu’l-Hikem adlı eserinin “mutlak inançsızlık” içerdiği gerekçesiyle yakılmasını emretti. Kısa bir süre sonra Salih b. Mehdi el -Makbelî (öl.1108/1696) el-Alemu’ş-Şâmih adlı eserinde memnun bir şekilde düşüncelerini şöyle açıklamıştır:

“İmam’ın oralardaki hükümdarlığı süresince dağlardaki bu şeyi (tasavvufu) Yemen’de ortadan kaldırmayı Allah bize lütfetti. Onun en iyi yaptığı şeylerden biri oyun esnasında sallanmayı ve raksı yasaklamasıdır. Çünkü imamların itikadına göre şarkı söylemek haramdır.”

Tarikatlara yapılan baskılar XX. Yüzyıla dek devam etti. Osmanlılar’ın 1918 yılında Yemen’in sahil bölgelerinden çekilmelerinden sonra İmam Yahya Hamidüddin, Fâsiyyetü’ş-Şâzeliyye tarikatına karşı sert ve acımasız tedbirler uygulamaya koydu. Hatta tarikat şeyhinin oğlunu rehin alarak hapsetti. Yahya’nın oğlu ve halefi en-Nâsır Ahmed’in (1367-1382/1948-1962) iktidarı sırasında tarikatin o zamanki şeyhi Muhammed b. Hisân hapsedildi ve birkaç müridi, yönetim aleyhtarı faaliyetlerde bulundukları gerekçesiyle boyunları vurularak öldürüldüler. Muhammed b. Hisân daha sonra hapisteyken vefat etti. Hasan el-Habşî son Zeydi imam en-Nâsır Ahmed b. Yahya Hamidüddin’in (1367-1382/1948-1962) ayrıca Yafres’teki sûfi şeyh Ahmed b. Alvan ve Hudayda ve Taizz’deki diğer sûfilerin türbelerinin yıkılmasını emretmişti. Bununla birlikte bu olay, geleneksel Zeydi öğretisinin etkisinden ziyade Vehhâbi etkisiyle açıklanabilir.

Kısaca sözü edilen, Zeydiyye içindeki sünnilik yanlısı ekol Seyyid Muhammed b. İbrahim el-Vezir (öl.840/1436) tarafından kurulmuş ve gittikçe daha da etkili olmaya başlamıştır. Bir çok imam arasında en önde geleni Muhammed b. Ali eş-Şevkâni (öl.1250/1834) ile birlikte bu anlayış imametin dini niteliğine hakim olmuştur. Bu ekol başlıca Selefiye tarafından etkilenmiştir. Hanbelilik ve İbn Teymiyye tasavvuf karşıtı görüşlerini Şii Zeydiler’le paylaşırlar.

İbnu’l-Vezir Avâsım ve’l-Kavâsım fi Zabbi an Sünneti Ebi’l-Kâsım adlı eserinde Zeydiler tarafından reddedilen diğer sünni ekolleri savunduğu halde tasavvufu savunmamıştır. Bu ekolün bundan sonraki önemli temsilcisi Salih el-Makbelî daha önce de söylendiği gibi tasavvufa düşmandı.

El-Alemu’ş-Şâmih adlı eserinde sünnilere ait tasavvuf, özellikle de İbn-i Arabî ekolü karşıtı tartışmaları nakleder. Dini konular ve şiir hususunda velûd olan Muhammed b. İsmail el-Âmir (öl.1182/1768) vahdet-i vücûd anlayışını tekzip için Nusretü’l-Ma’bud fi Reddi ala Ehl-i Vahdeti’l-Vücûd isminde bir kitap yazmış ve diğer kitaplarında da bu anlayışı eleştirmiştir. El-Âmir, Tathîru’l-İtikâd an Edrâni’l-İlhâd adlı kısa risalesinde türbelere saygı duymakla ve marifet iddialarıyla sûfilerin Kur’ân ve sünnetin hükümlerini çiğnedikleri suçlamasında bulunmuştur. Bu eser son zamanlarda basılmıştır. Eş-Şevkânî de tasavvufa karşı olan geleneksel nefreti paylaşır.

Bununla birlikte o sûfilerin evliya kabirlerini ziyaret etmelerini eleştirmede aşırılıklar gösteren Vehhâbiler’i onaylamaz. Eş-Şevkânî gençliğinde, el-Sevârimu’l-Hidâdi’l-Kâti’a li A’nâkı Ehli’l-İttihâd adında bir kitap yazmış ve burada vahdet-i vücûd yanlılarını eleştirmişti. Bu kitabında Salih el-Makbelî’nin el-Âlemu’ş-Şâmih adlı eserinden çokça alıntılar yapmıştır. Bununla birlikte o, ölümünden önce eleştirisini geri çekmiş ve İbn-i Arabî takipçilerinin dini statüleri hakkında hüküm vermekten kaçındığını beyan etmiştir.

ramazansaman

 

Yorum Yaz

Yazı 38 / 62
Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa
Ücretsiz Blog Linkler Tavsiyeci Dizi izle Haber Hatay Forum Sözlük Bebek Resimleri Kayseri Kayseri Haber gelibolu