Dindarlık, Depresyon, ve İntihar-3
Din ve intihar arasındaki ilişkiyi izaha çalışan ve çevre şartlarını içeren diğer bir tartışma da toplumsal bağlar teorisidir. Pescosolido ve Georgianna (1989) üç toplumsal ve tarihsel eğilimin (evangelicalism, secularization ve ecumenicalism) Durkheim'dan beri din ve toplum arasındaki ilişkiyi değiştirdiğini vurgulayarak, Durkheim'ın teorisinin yeniden formüle edilmesi gerektiğini ileri sürdü. Bu araştırmacıların Amerika'daki 27 mezhebi içine alan ve 404 ilçeden (250.000 veya daha fazla nüfuslu) grupları kapsayan çalışmaları Katolisizm ve bazı Protestan mezheplerin intihara karşı koruyucu vazife gördüklerini ortaya çıkardı. Fakat diğer bazı Protestan mezheplerinin olduğu bölgelerde de intiharın yüksek olduğu gözlendi.
Din ve Depresyon
Dindarlık depresyonu en azından 3 yol veya şekilde etkileyebilir (Idler, 1987). Birincisi, "toplumsal bağlılık" (social cohesiveness) hipotezine göre din, dinî çevreden gelen toplumsal destek sağlar. Böyle bir destek hem duygusal, hem entellektüel, hem de depresyon riskini azaltan diğer bazı özellikleri bireye kazandırır. İkincisi, tutarlılık (coherence) hipotezine göre din kadere boyun eğme (fatalism) yerine ümit ve iyimserlik (optimism) duygusu vererek depresyonu azaltır. Üçüncüsü, theodicy hipotezidir ki, buna göre din elem ve ısdırapları negatif olarak algılama potansiyelini olumlu yönde değiştirir. Stack'ın (1983b) daha önce bahsedilen dine bağlanma teorisi bu prosesin örneklerini ortaya koyar. Aslında bu üç hipotez birbirinden tamamıyla ayrı şeyler degildir, üçü de bir anda meydana gelebilirler.
Amerika'da depresyon üzerine yapılan araştırmaların çoğu aslında öğrenciler (Brown Lowe, 1951; Mayo, v.dğr., 1969), yaşlılar (Idler, 1987), ve kırsal kesimdeki kadınlar (Hersgaard Light, 1984) gibi toplumun genelini temsil etmeyen denekler üzerinde yapılmaktadır. Bu çalışmalar arasında Stack'ın (1985a) ve Spendlove ve arkadaşlarının (1984) çalışmaları din ile depresyon arasında bir ilişki bulamamışlardır. Dinin depresyonu önlediğini bulgulayan araştırmalar ise Brown ve Lowe'un (1951), Hertsgaard ve Light'ın (1984), Mayo ve arkadaşlarının (1969), ve Hathaway ve Pargament'in (1990) çalışmalarıdır. McClure ve Loden'in (1982) araştırması dinî faaliyetlerin depresyon ihtimalini azalttığını ortaya çıkarmıştır, ama dinî faaliyetlerin bireyin hayat stresini yenmesine fazla bir katkısı olmadığı gene aynı araştırmanın bulguları arasında yer almıştır. Idler (1987) aynı zamanda deneklerinin sağlık durumlarını kontrol eden çalışmasında, bireysel veya toplumsal dinî yaşantının (erkeklerde) depresyonla bir ilişkisi olmadığı bulgusunu elde etti. Yani dinî yaşantısı düşük seviyede olanlar daha çok depresyon tecrübe ettiler, fakat bu dinî katılımın eksikliğinden dolayı değil fiziksel sağlıklarının yerinde olmamasından kaynaklanıyordu. Aynı çalışma kadınlarda toplumsal dinî yaşantının (mesela kiliseye gitme, dindar arkadaşlar edinme gibi) depresyonu düşürdüğü neticesine vardı. Bireysel dinî yaşantı kadınlarda aynı neticeyi, yani dinin depresyonu engellediği neticesini vermedi. Dolayısıyla, bu sınırlı ve yetersiz bulgular din ile depresyon arasında negatif bir ilişki bulunduğunu iddia eden teorilere destek vermektedirler.
Bu çalışmaların Amerikan toplumunun geneline teşmil edilip edilemeyeceği pek kesin değildir. Sistematik bir karşılaştırmanın yapılabileceği tek çalışma Stack'ın (1985b) Amerika'nın Midwest bölgesinde din ile depresyon arasında bir ilişki bulamadığı çalışmasıdır. Bunun yanında Martin ve Stack'ın (1983) ülke çapında örnekleme metoduyla yine aynı depresyon ölçeğini ve kontrol metodunu kullanarak yaptıkları araştırma da ise din ve depresyon arasında bir ilişki bulunmuştur. Fakat aynı araştırma, dinin, depresyonu engellemedeki rolünün çok az olduğunu da ortaya koymuştur. Yine aynı araştırmaya göre eğitim seviyesinin, kiliseye gitme ve ahirete inanma gibi dinî inanç ve ibadetlerden 5 kat daha fazla depresyonla alakası vardır.
Din ve depresyon arasındaki ilişkiyi ihtiyatla karşılamamızı gerektiren nedenler arasında, ruh sağlığını konu edinen araştırmaların ortaya çıkardığı bazı bulgular da mevcuttur. Bunlar depresyonun zıddı olan mutluluk veya depresyonun bir boyutu olan yalnızlık hissi olabilir. Genellikle dinin bu mefhumlarla münasebeti olduğu pek vurgulanmamıştır. Mesela, dinin 4 boyutundan (örneğin kiliseye gitme, ahirete inanma gibi) hiçbirisi mutlulukla münasebetlendirilmemiştir (Steinitz, 1980). Fakat bazı çalışmalar yalnızlık hissi ile din ve depresyon ilişkisini incelediler. Mesela, Schwab ve Petersen'in (1990) araştırmasında hiçbir sıfatı dikkate alınmadan bir Tanrıya inanma ile yalnızlık hissi arasında bir ilişki bulunmamıştır. Fakat aynı çalışmaya göre gazaplı (wrathful) bir Tanrıya inanma yalnızlık hissini artırırken, yardımsever (helpful) bir Tanrıya inanma yalnızlık hissini azaltmaktadır. Yine de bu çalışmalar toplumun genelini temsil etmediği için kuşkuyla karşılanmalıdır.
Sonuç
İntihar ile din arasında bağlantı kuran teori ve çalışmaları gözden geçirmiş bulunmaktayız. Bu teoriler dinin çeşitli boyutlarını vurgulamakla beraber hepsi de dinin intihara karşı bir görev icra ettiğinde birleşmektedirler. Durkheim'in (1966) kuvvetli ve yoğun olan dinî inanç ve ibadetlerle intihar arasında gördüğü ilişki üzerine kurduğu teorisi son zamanlarda yapılan çoğu araştırmadan destek bulmamıştır. Bunun yerine yeni teoriler ortaya konmuştur. Mesela, Stack'ın (1883b) dine bağlılık/dinî inanç (religious commitment) teorisi ahirete inanma gibi bir kaç temel dinî inancın intiharı engellemede önemli bir etken olduğunu vurgulamıştır. Bu teori kiliseye gitme ya da dinî yayın gibi dindarlık ölçülerini kullanan birçok başka araştırma tarafından da desteklenmiştir. Diğer bir teori de toplumsal çevre (social context) üzerinde durmaktadır. Bu teoriyi destekleyen araştırmalar hiyerarşik bir yapıya sahip olmayan, fertler arasındaki ilişkilere önem veren dinlerin intiharı engellediği yolunda deliller bulmuşlardır (Pescosolido Georgianna, 1989).
Din ve intihar üzerine yapılan araştırmaların en belirgin eksikliklerinden birisi araştırmaların çoğunun Amerikan toplumu üzerinde yapılmış olmasıdır. Dinî açıdan heterojen olan bir toplumu yansıtan bu teorilerin doğruluğu, resmi devlet dinî olan ülkeler de dahil olmak üzere birçok ülkede denenemez. Bunun yanında dine bağlılık/dinî inanç yaklaşımına dayalı araştırmalar birçok ülkede denenebilir. Bununla beraber belli bölgeleri çaprazlama yöntemiyle analiz eden araştırmalar (bk. Breault Barkey, 1982) bu bakış açısını desteklerken, bir ülke için uzun bir zaman dilimini analiz eden araştırmalar desteklememektedirler (bkz. Stack, 1990).
Tittle ve Welch'e (1983) göre din, toplum düzenine aykırı davranışları, en çok toplumdaki diğer kurumların zayıfladığı zaman etkiler. Dolayısıyla Amerika şartları dinin intihar olaylarına etki etmesi için uygun toplumsal özellikleri taşıyor gözükmektedir. Mesela, Amerika en yüksek boşanma ve işsizlik oranına sahip ülkelerden birisidir. Bunun yanında politik kurumların canlılığının bir göstergesi olan seçimlerde oylamaya katılma oranı en düşük olan ülkelerden birisidir. Bu durumda din hayatı kurtarabilir. Eğer Amerika'daki toplumsal kurumlar güçlü olursa insanlar daha az stresle karşılaşacaklar ve belki de (stresi yenme açısından) dine olan ihtiyaçları azalacaktır. Böyle bir durumda dinî temayüller intiharla ilgili davranışları etkilemeyebilir.
Küçük çaplı araştırmalar dinle depresyon arasında negatif bir ilişki olduğu görünümünü vermektedir. Yani dinin, intihara karşı insanları tecrit ettiği neticesine varmaktadırlar. Fakat bu araştırmalar Amerikan toplumunun genelini temsil etmeyen denekler üzerinde yapıldığı için ihtiyatla karşılanmalıdır. Dolayısıyla bu sahada nüfusun genelini temsil eden örnekleme yöntemiyle yapılacak araştırmalara ihtiyaç vardır. Buna rağmen hali hazırdaki bulgular, intihar üzerine yapılan araştırmalar ile uyum sağlamaktadır. Eğer bundan sonra yapılacak araştırmalar dinin, depresyonu azalttığı neticesini verecek olursa, dinin grup seviyesinde de intihar riskini azalttığı yolunda elimizde sağlam bir temel olacak demektir.
ramazansaman |